türkçe 2

Yazı DÖKH’dan 2013 yazıldı ve onun websayfasında bulunur: Birinci Orta Doğu Kadın Konferansı

Hakikatin Arayışında Jineoloji

Jineoloji (kadın bilimi) tartışmaları Kürt kadınlarının özgürlük mücadelesinde kadın paradigması oluşumu diyebileceğimiz yeni bir evreye geçişinin büyülü kavramı özelliğini almış bulunmaktadır. Kadın zihniyet dünyasını inşa yöntem önermesi olan jineoloji egemen erkek zihniyeti ve tüm paradigmasal süreçlerine köklü müdahale anlamını içermektedir. Jineoloji bu anlamda epistemolojik bir süreci işaret etmektedir. Kadının kadın bilgisine dolaysız biçimde ulaşması, kendi bilgisinin bilimsel üretimini gerçekleştirmesi, kadın bireyselliği ve kadın toplumsallığını  yeniden oluşturacaktır. Kadına dair bilginin doğasına ve kaynağına kadınların kendi disiplinlerini oluşturarak oluşmasını, yorumlamasını ve anlamlandırılmasını ifade eden jineoloji, bu paralelde egemen erkeğin bilgi üretim süreçlerine, yorumuna ve kavramına yönelik kuşku, eleştiri ve karşı arayış ile sürecini ilerletecektir. Kadın sosyal bilimi, kadın ekonomi bilimi, kadın tarih bilimi, kadın siyaset bilimi, kadın cinselliği tarihi, kadın ve demografya vb bilimsel dal yapılanmaları tartışmalarını başlatan jineoloji dikkat çekici bir ilgi ile karşılanmaktadır.
Neden bir kadın bilimi,neden JİNEOLOJİ soruları, sürecin doğası gereği sıkça sorulmakta ve sorulmalıdır. Lakin bu sorgulama paralelinde kadın; felsefe, bilim, din, mitoloji, ahlak tarihinin aleyhine işleyen iktidarcı egemen erkek yapısının deşifrasyonunu metodolojik biçimde ilerleteceği gibi, kendini kendi aklı, zekası ve duygusu ile inceleyecektir.
Kendi adına düşünemeyenlerin kendilerini yönetemeyeceği yani özgür olmayacağı bilgisi jineolojinin hakikat arayışının hareket noktasını oluşturmaktadır. Abdullah ÖCALAN özgürlük sosyolojisinde kadın ve demokratik modernite güçlerinin direniş ve özgürlük arayışlarının egemenliği aşamama nedenlerini eşitlik, adalet, özgürlük değerler dizisini sistemleştirememe, tarihselleştirmeme olarak tarif etmektedir. İktidarın ve devletin değerler dizisini sistemleşerek ve tarihselleşerek aşamamak; yönetilir, tasarruf edilir halde olmaktır. Yani kendi hakkında düşünememek, kendini yönetememek ve iktidar altına alınmak denkleminden çıkamamaktır. Sistemleşme ve tarihselleşmenin ön koşulu zihin inşasını paradigmasal ölçekte tamamlanmasıdır.
Hegemonik sistemler zihinsel alanda paradigma oluşumlarını sağladıkça iktidar yapılanmalarını ve sömürgelerini sağlayabilmişlerdir. İktidarın ve sömürünün felsefi tasviri olan özne-nesne ayrımı doğa ve toplumsal yapılarda kurgulandıkça paralel düşünce yöntemleri ile toplum, özne erkek nesne kadın, özne efendi nesne köle, özne devlet nesne toplum ikilemlerine hazırlıklı kılınmaktadır. Özne-nesne ayırımının merkezinde yer aldığı paradigmalar iktidar aklıdır ve tüm arzusu kadın ve toplumu yönetme-yönlendirmeye ikna etmektir.
İktidarcılığın zihinsel araçları mitoloji, özne-nesne ayrımına dayalı felsefe ve bilim toplumsal cinsiyetçiliği üretimini öncelikli ele almışlardır. Toplumsal cinsiyetçi paradigma inşa etmeden kadın-erkek ilişkilerini mülkiyet ilişkisine dönüştüremeyeceğinin idraki adeta bir erkek ekonomi politiğidir. Çünkü kadını özel mülkiyetine almak tüm özel mülkiyet biçimlerini bir domino etkisiyle geliştirebilmenin sihirli formülü gibidir ve bu neden ile kadın kendi ekonomi bilimini oluşturmayı kaçınılmaz süreç bilecektir. Bu neden ile büyük özgürleşme sorunlarını aşmak için kadın ve diğer demokratik modernite güçleri alternatif sistemlerini inşa etmeye yönelme ve bunu sağlayacak değerler dizisi oluşturmaya mecburdur. Jineoloji bu temelde kadının özgürlük problemini iktidarcı paradigmaları aşma ve paradigmasal inşa ile çözme diyalektiğidir.
Bilimin yalnızca egemen erkek iktidarının denetiminde olduğu, egemen erkeğin sayısal üstünlüğünden kaynaklı cinsiyetçi algılar üretimini gerçekleştirdiği eleştirisine dayanarak paradigmasal çözümler açığa çıkmaz. Çağın özgürleşme sorunlarını aşmak için öncelikle bilimin erkek aklının kendini en mükemmel örgütlediği alan ve hatta bilimin  erkek kişilik olduğunu görmek zorundayız. Analitik, nesnel, deneysel soğukkanlı, akılcı bilime köklü müdahale gerçekleşmediği takdirde bilime erkek demek kaçınılmaz olacaktır. Jineoloji bu anlamda iktidarcı bilim sisteminin dışına çıkmayı,kadın bilimi ile zihniyet sistemi alternatifini geliştirmeyi amaçlamaktadır.
Ancak jineoloji yeni tartışmaya açılan bir yöntem önermesidir ve bu neden ile tüm kadın oluşumlarının, kadın düşünürlerin ve akımların tartışmasına, değerlendirilmesine ve katkısına ihtiyaç duymaktadır. Jineoloji politik veya sosyal bir akım değildir, ancak bu konuda bir kafa karışıklığının yaşandığı da açıktır. Kadın hareketleri ve sosyal akımlar  jineoloji ile karşılıklı alternatif ilişkisi içinde değildir, aksine karşılıklı birbirini geliştirme, etkileme ve birbirinin zihinsel süreci yapılandırma rolleri vardır.Bu tartışma sürecinin kadın ideolojik yapıları ve sosyal hareketleri tarafından ilerleyen zaman içinde derinleşerek, kurumsallaşarak yol alacağı açıktır.
Sorular soralım
Kendisini gittikçe daha yakıcı bir biçimde açığa vuran cins çelişkisinin çözümü açısından 21.yüzyıl, özgürleşen kadının ve özgürleşen toplumun yüzyılı olacaktır.  Bu iddiaya denk örgütlenme ve yapılanmalar içinde olmak önemlidir. Bunun ihtiyacı üzerinden mi Jineolojiyi geliştirmek istiyoruz? Jineolojiyi, bu ihtiyaca ve gerekliliğe de cevap olma kapsamına sahip olduğu için mi geliştiriyoruz? Biz bu gereklilik ve bilinçle mi yaklaşıyoruz? Jineolojiyi çağın gereklilikleri temelinde ele alan ve örgütleyen bir yaklaşım içinde olabilmeliyiz. Çünkü Jineoloji öz ve kapsamı itibariyle bu çağa cevap olacak kadın bilimi, toplum bilimidir. Jineoloji bir anlamda dünya kadın hareketlerini  daha güçlü buluşturmanın zemini olacaktır.
Jineolojiye dönük tartışmaları süreklileştirip, derinleştirmek gerekir. Yürüteceğimiz tartışmalar, çalışmamız açısından önemli. Hem Jineoloji nedir, neyi kapsıyor? Buna dönük bir bilgilenme olur hem de örgütlendirilmesine dönük görüş ve öneriler ile bu çalışma daha iyi örgütlendirilebilinir. Tartışmanın bu biçimiyle yürütülmesi, ihtiyaçları da giderebilir.
Kadın hareketi olarak çok güçlü bir mirasımız, deneyimlerimiz ve tecrübelerimiz var. Bu miras üzerinden yaklaştığımızda, Jineoloji çalışmalarında toplumun tümünü kapsama ve pratikleşme gücünü, örgütlülüğünü de geliştirebiliriz. Demokratik Özgür Kadın Hareketi olarak böylesi bir çalışmaya ihtiyaç duyuyor muyuz, gerekliliğinin ne kadar farkındayız? Başlarken bu soruyu sormak ve cevap vermek önemlidir. Çünkü ele alışımız, yaklaşımımız önemlidir. Kadın hareketleri  olarak geldiğimiz aşamayı, durduğumuz noktayı iyi çözümleyebilmeliyiz. Bunu ne kadar doğru çözümlersek Jineoloji’ye de bir o kadar stratejik bir anlam ve yaklaşım içinde oluruz. Zihniyetimizde, bakış açımızda, örgütlülüğümüzde yenilikleri geliştirmek özgürlük mücadelemize süreklilik kazandıracaktır. Bir anlamda kadın kurtuluş ideolojisinin yeniden güncelleştirilmesi, evrenselleştirilmesi ve yaşamsallaştırılmasında önemli bir zemin olacaktır. Hem  bir çözüm adresi yani bir zihinsel açılım hem de yaşadığımız çağa da cevap olacaktır.
Kapitalist Modernitenin araçlarını ele aldığımızda içinde yer alan cinsiyetçiliği de kapsamlı çözümlemeliyiz. Jineoloji bir anlamda toplumsal cinsiyetçiliğin kapsamlı çözümlenmesi ve aşılması mı olacak? Kadının özgürlük perspektifini yaşamsallaştıracağı bu temelde alternatif geliştireceği alan mı olacak? Böylesi bir ihtiyaç mı bizi belirliyor? Eğer bu ihtiyaçlar üzerinden yaklaşırsak hem perspektifini oluşturmada hem de daha güçlü örgütlendirilmesinde stratejik bir yaklaşım içinde oluruz. Kendi algılarımıza, yaklaşımlarımıza mahkûm etmeden, kendimiz açısından bir değişim-dönüşüm süreci olarak ele almak önemlidir.  “Kadın özgürlüğü, toplumun özgürlüğüdür” prensibini temel mücadele gerekçesi olarak da ele almalıyız.
Erkek egemen zihniyetin kırım politikalarına karşı zihniyet ve vicdan devrimini gerçekleştirmede arayış ve çabalarımız olsa da var olana cevap olma açısından oldukça yetersiziz.
Jineoloji bizim sınırlarımızı zorlayacak, zorlamalıdır da. Zaten sınırlara takılıp kaldığımız sürece ciddi bir adım atamayız. Kadın bilimi diyoruz, bu başlı başına bir cesaret ve irade işidir. Bu çalışmanın salt meşruluğunu sağlama bile başlı başlına büyük bir mücadeledir. Bu açıdan işe başlarken, anlayışımız, yaklaşımız önemli olmaktadır. Bir şeyi yeterince bilince çıkaramazsak, doğru algılayamazsak nasıl buna denk bir duruş ve örgütlülük içinde olabiliriz? Alternatif bir duruş ve örgütlülük gösteremeyiz.
Okuyalım, harıl harıl tartışalım, bu tartışmaları ortaklaştıralım, deyim yerindeyse kafa patlatalım ve süreklileşen üretim içinde olalım. Özcesi bu alanda kendi önceliklerimizi güçlü belirlemek ve aşma mücadelesi içinde olmak önemlidir. Bunlar aşılmazsa Jineoloji çalışmalarımızı da güçlü bir örgütlülüğe kavuşturamayız. Bir isim, sembol olarak var olur, ancak hem kuramsal hem işlevsellik açısından güçlü geliştirilemez.
Şimdi Jineolojiyi kavramsal, kuramsal ve işlevsellik açısından ele alacağız. Yani Jineoloji nedir? Jineoloji’nin amacı ve kapsamı nedir? Kendisini nasıl örgütlendirmesi gerekir? Sorularına yanıtlamaya çalışacağız. Yine bu konuları tartışmaya çalışacağız.
Kavramsal açıdan jineoloji
Jineoloji kelime olarak kadın bilimi demektir. Jin kelime olarak Kürtçede kadın anlamına gelmektedir. Kürtçede yaşam anlamına gelen jiyan’dan türemiştir. Başta Ortadoğu olmak üzere Hint Avrupa dillerinde bu kelime “yaşam, canlılık” yine zin ya da zen yani “kadın” anlamında kullanılmaktadır. Bildiğimiz gibi kadın cins olarak ilk kendi farkına varan olarak kabul edilir. Yaşama dair tüm ilkleri geliştiren kadındır. Yani yaşam, ahlaki ve politik ilkeler temelinde kadın etrafında örülmüştür. Toplumsallık bu temelde gelişmiştir. Doğal toplumu ahlaki ve politik değerler ile inşa eden kadındır. Bu nedenle yaşam denilence kadın, kadın denilince yaşam ilk akla gelendir. Yaşam diğer bir anlamda da kadının bedeninde cereyan eder. Kadının hamileliği, aylık kanamaları onun yaşamla bağının ve yaşamın sürdürülmesindeki rolünü de ortaya koymaktadır. Kadın hem yaşamsal değerlerin geliştirilmesi hem de bedensel olarak da yaşamla özdeşleştirilmiştir. Bu nedenle kadın ve yaşam arasında kopmaz bağlar vardır. Bu açıdan yaşam gerçekliği karşısında kadın daha fazla kapsayıcıdır. Erkek cinsine göre daha fazla sorumludur da. Kadının, toplumsal doğanın hem fizik hem de anlam olarak en geniş bölümünü teşkil ettiği tartışma götürmez. Kadının yaşamla bu kadar özdeşleştirilmesi de bundan kaynaklıdır. Bu açıdan bir kadın bilimi olan Jineoloji aynı zamanda bir yaşam bilimidir de.
Kuramsal açıdan jineoloji
Jineoloji kuram olarak neyi kapsamaktadır? Jineoloji kadın açısında tüm değerleri bilimsel veriye kavuşturacaktır. Bunu yapabilmesi için verili olanı güçlü eleştirerek, aşma yaklaşımı içinde olmalıdır. Başta tarih, toplum, felsefe, sanat, ekonomi, bilim, demografya olmak üzere her alanda doğru bir bilgiye, bilince ulaşmak açısından epistemolojiyi geliştirmek önemlidir. Jineolojinin içeriğini ele alırken ilk başta bilim tarihinin ve bilgi yapılarının tarihini ele almak, tartışmak önemlidir. Bu iki konu üzerinde kapsamlı bir araştırma yapıp, yaşanan yanılgı ve hataları ortaya çıkardığı oranda Jineoloji’nin içeriği oluşacaktır. Çünkü Jineoloji var olanları aşmak üzerinden gelişecektir. Bunlar yapılmadan Jineoloji konusunda esas bir çerçeve de oluşturulamaz. Bu anlamda öncelikle epistemoloji alanında ciddi bir araştırmaya, yorumlamaya bu temelde bilinçlenmeye ihtiyaç vardır.
Epistemoloji bilgi kuramıdır. İnsan bilgisinin yapısını ve geçerliliğini inceleyen felsefe dalı olarak, çeşitli bilimlerin ilkelerini, varsayımlarını ve sonuçlarını eleştirerek inceler, onların mantıksal kökenini, nesnel değerini belirlemeye çalışır. Bildiğimiz şeyi nasıl bildiğimizi ve bilgimizin doğruluğunu nasıl geçerli kılabileceğimizi tartışan felsefi düşünce disiplinidir. Kısacası doğru ve yanlış bilginin ayıklanmasıdır. “Kapitalist dünya sisteminin bilgi yapısı, en az iktidar ve üretim-birikim aygıtları kadar kriz yaşamaktadır. Bilgi yapılarının doğası gereği özgür tartışmaya daha yatkın olmaları, bilimsel krizin boyutları üzerinde geniş yorumlama imkânı sunmaktadır. Bilginin toplum ve iktidar yapılarındaki rolü hiçbir dönemle kıyaslanmayacak boyutlarda anlam bulabilmektedir” belirlemesi çok önemlidir. Toplumsal yaşamın bilgi-bilim aygıtları devrimsel gelişmeleri yaşamaktadır. Yeni sosyal bilimi geliştirirken öncelikle epistemoloji alanında köklü bir yenilenmeyi gerçekleştirmektedir.
Tarih ve toplum yorumunda dört düşünce yönteminden yararlanmaktayız: Mitoloji, din, felsefe ve bilim. Bu dört düşünce alanını ele alırken ortaya çıkardığı bilgilerin hangisi doğru hangisi yanlıştır bunun ayrıştırmasını da yapmaktayız. Her dört yöntemi iç içe kullanarak, esas aldıklarını ve reddettiklerini ortaya koymaktayız. Doğru bir tarih ve toplum –ki buna tarihsel toplum diyoruz- yorumunu geliştirmek, bilimi de hakikatli kılmak açısından esas aldığı yöntem ve diyalektiği bizim de geliştirmemiz gerekiyor.
Sosyal bilimler ve jineoloji
Jineolojinin yeni bir zihniyet kuramı geliştirmesi açısından öncelikli olarak sosyal bilimler alanında bir çözümleme gücüne sahip olması gerekir. Çalışmalara başlarken şunu tartışmalıyız, Jineolojiyi sosyal bilimlerin neresinde konumlandıracağız? Sosyal bilimler içinde bir dal olarak ele alanlar oldu, onun özünü teşkil ediyor, onunla paralel geliştirilmeli diyenler de oldu. Halen de tartıştığımız bir konudur da. Şimdiden tam bir tanım koymak da ne kadar doğru o da tartışılır. Çünkü bir tartışma sürecidir ve biz daha yeni başlatıyoruz, tartışmaların sürekliliği ile kendi tanımını bulacaktır. Ancak Jineoloji öncelikle mevcut sosyal bilimlere bir alternatif olarak bu alanda bir yenilenmeyi sağlayacaktır. Bu açıdan sosyal bilimler alanında geliştirilen değişimi doğru algılamak önemlidir. Sosyal bilimlere bütünlüklü yaklaşım içinde olmak, yöntemsel açıdan yakalanan netlikle sosyal bilimleri yeniden, daha güçlü tanımlamak gerekir. Tüm bu eleştiri ve tanımlama üzerinden Jineolojinin doğru bir tanıma, yönteme kavuşması önemlidir.
Modern sosyal bilimlerin merkezi olan Avrupa’da pozitif bilimciler fizik, kimya ve biyolojiyi geliştirdiler. Doğayı tanımaya, tanımlamaya çalıştılar. Tanıma ve tanımlama istemi doğaya hâkim olma, onu denetime almaydı. Buradan hareketle doğanın belirli yasalar etrafında kendini sürdürdüğü, bu yasaların ise her yerde geçerli olduğu çokça dillendirildi. Evrensel olan bu yasalar katı, sabit ve değişmezdi. Başta da belirttiğimiz gibi istemleri doğanın dışında, ona hükmeden zihniyeti ile olduğu için, doğa farklı olan yani öteki olandı. Fizik, kimya ve biyoloji ile formüle edilen bu veriler olgu olarak tanımlandı. Bu tanımların dışına çıkabilecek düşünsel düzey ortaya çıkamadığı için kendi oluşturdukları sınırlar içerisinde kaldılar. Bu bilimsel veri olarak tanımladıkları formüllerle insan toplumsallığı da tanımlanmaya çalışıldı. Toplum da doğa gibi nesne olarak ele alındı. Toplum için evrensel, değişmez, katı yasalar oluşturuldu. Olgusal bir nesne olarak toplum tanımlamalarına gidildi. Her coğrafyada, her iklimde her tarihsel kesitte toplumun yaşadığı sorunlara aynı çözüm yöntemleri sunuldu. İktidarların ortaya koyacağı çözüm yöntemlerinin aynı sonuçları doğuracağı düşünüldü. Bunun üzerinden toplumsal ilişkilere, çelişkilere ve sorunlara yaklaşıldı. Oysa, oldukça farklı, renkli bir doğaya sahip insan topluluğunu bu kadar nesnelleştirmeleri insanlık açısından aydınlanmayı değil de körlüğü doğurmuştur. Tabi sosyal bilimler bunu yaparken kendi içinde ayrışmaya da gitti. Toplumun ilgi alanları, dokuları ayrıştırıldıkça, bu dokuları sosyal bilimlerin bir birinden farklı alanlarına dönüştürüldü. Örneğin politika sosyal yaşamın içinde her an var olan bir disiplindir. Fakat sosyal bilimler bu disiplini toplumdan ayrıştırıp birilerinin eline teslim eder. Bunu yaparken politikayı sosyal bilimlerin diğer ilgili disiplinlerinden –felsefe, ekonomi, sosyo-psikoloji vb. ayrıştırır, bağımsız ve tek başınaymış gibi ele alır. Sosyal bilimlerin disiplinleri ayrıştırıldıkça bir birinden de koparıldı, bu koparış insan bedeninin parçalarının birbirinden ayrıştırılması gibi bir etkiye neden oldu. Sosyal bilimlerde yaşanan bu ayrışma toplumsal bünyeye de yayıldı. Bu durum en çok uygarlık sistemini beslemiş, güçlendirmiştir.
Sosyal bilimlerdeki aşırı parçalanma çoklu sonuçlara ve sorunlara neden olmuştur. Bunlardan bir diğeri de bilimsel krizdir. Tüm bu yaklaşımlar insan topluluğu açısından krize, kaosa neden olmuştur. Kendisini modern bilimin inşacıları, merkezi görenler halen de bu kaosun nedenlerini güçlü çözümlemiş değildir. Yani sosyal bilimler alanında yaşanan sorunlar temel bir sorun olarak ele alınmamaktadır. Sosyal bilimlerin çalışma alanı toplumdur. Ancak toplumsal sorunları ne kadar doğru ele aldığı, çözümlediği bugün tartıştığımız hususları oluşturmaktadır. Bu konuda kimi çevrelerin önemli bir çabası olsa da bütünlüklü ve çözümleyici bir yaklaşımı geliştirmekten uzaktırlar. Bunun kaynağında ise oluşturulan bilgi yapılarının iktidar kaynaklı olmasıdır. Bilgi yapısı iktidar kaynaklı olduğu müddetçe de sosyal bilimler iktidar çemberinden kendilerini çıkaramamışlardır. Alternatif toplumsal yaşam sunduğunu iddia ederek yola çıkan Marksist sosyal bilimcilerden, muhalif sosyal bilimcilere kadar kurdukları toplum sistemleri iktidarı besleyen taze kana dönüşmüşlerdir. Jineoloji bu anlamda bu başarısızlığın kaynağına inerek onu aşmanın bilinci ve örgütlülüğü olduğu oranda bu alanda yenilemeyi geliştirecektir.
Toplumun en temel sorunlarından olan kadın sorununun sosyal bilimler alanında kapsamlı bir değerlendirmesinin bile yapılmamış olması, Jineoloji açısından önemle çözümlenmesi gereken sorunların başında gelmektedir. Mevcut sosyal bilimler kadın şahsında toplumu bir kaosun eşiğine getirdiler. Toplumsallığı başlatan üye olarak tanımlamak yerine, kadını toplumun en zayıf, en güçsüz üyesi olarak tanımlamıştır. Bu tanımlama çerçevesinde günümüz toplumlarında kadın sorun kaynağı olarak görülmüş, yoğunca tecrit altında tutulmuştur. Kadının günümüz toplumlarında yaşadığı sorunlarda sosyal bilimlerin çözüm gücü olarak rolünü oynayamaması temel sorunlardan biridir. Sosyal bilimlerin kadın sorununu bir toplumsal sorun olarak ele alıp buna aşabilmesi için Jineolojinin bu alanda kapsamlı analizlere, tespitlere ve tanımlamalara ihtiyacı vardır.
Jineolojiyi, kadın bilimi olarak ve Sosyal-bilim perspektifine oturtarak, onu Özgürlük Sosyolojisinin bir dalı olarak düşünebiliriz.  Jineolojinin en uzun süre kapsamında kültürel sosyoloji, yapısal sosyoloji, pozitif sosyoloji ve özellikle özgürlük sosyolojisi çerçevesinde güçlü bir sosyal-bilimsel konumlanmayı gerçekleştirmesi gerekiyor. Jineolojinin bu sosyolojik bakış açısına güçlü bir şekilde oturması, onu alternatif sosyal-bilimler içerisinde hem en dinamik ve hem de özgürlük ölçüsünde temel bir dal haline getirecektir. Buna göre;
A- Uzun süre sosyolojisi çerçevesinde; kültürel toplumda kadın varoluşu, kadının kültür, dil, sanat, din gibi temel toplumsal dokularla olan bağı, bu bağlamda kadın-çocuk ilişkisi, kadın-erkek ikilemi, ilişki ve çelişkileri, cinselliğin gelişim tarihi, cinselliğin etik-estetik ve ekonomi ile bağları, kadının  toplumsallaşmadaki rolü, aile olgusu, ekonomi, etik-ekoloji-estetik gibi toplumsal alanların kadın ekseninde gelişimini ve günümüzdeki etkilerini de kapsayacaktır. Jineoloji bunların ve benzeri konuların ayrıntılı bir şekilde ele alınmasını ve bilimsel verilerle birlikte anlambilim olarak geliştirilmesini kapsamaktadır.
B- Yapısal sosyoloji çerçevesinde; kadın eksenli toplumsallığın yapısallık kazanmasının temelleri, neolitik anaerkil toplumun maddi ve manevi kültür olarak hem mitolojik ve hem de düşünce sistematiği, politik ve ahlaki organların kurumlaşması, kadın eksenli toplumsallaşmada yapı-işlev ilişkisi, ana-tanrıça kültürünün arkeolojik ve tarihsel yönleriyle bilimsel dayanaklarının ortaya çıkarılması ve tanımını kapsamaktadır.  Jineoloji aynı zamanda bütün bu yönlerin günümüze olan etki ve yansımalarını da derinlikli ortaya çıkaracaktır.
Yapısal sosyoloji çerçevesinde kadın eksenli toplumsallığın anti-tezi konumundaki devletli-ataerkil uygarlık yapısallığının temel kuruluş dayanakları, din-devlet-iktidar-hanedanlık-üretim-sınıf-işbölümü gibi konularda kadının statüsünün güçlü çözümlenmesi gerekiyor. Kadın emeği ve ekonomi-cinsellik-aile-etik-estetik gibi konularda kadının sömürgeleştirilme tarihi ve mekanizmalarını, kadın cephesinden verili sistemin eleştirisi, kadın-iktidar ilişkisi, kadın-ahlak, kadın-politika bağı; merkezi uygarlık sistemi içerisinde kadının varoluş-direniş formlarını ve tarihini kapsamaktadır. Bu çerçevede merkezi uygarlık içerisinde kadına içerilen derin köleliğin kapsamlı ve derinlikli değerlendirilmesiyle birlikte, kadına “içerilmiş olan kölelik kodlarının” çözümlenmesi gerekiyor.
C- Pozitif sosyoloji kapsamında; sistemsel değişim ve reform süreçlerinde kadının rolü, kadının egemenlik amaçlı savaşlardaki kullanımı, bunların kadın üzerindeki etkileri,  kadın-üretim, kadına dönük toplumsal cinsiyetçiliğin formları, her süreçte kadına dönük iktidar mekanizmalarının sistemin yapısal sorunlarıyla bağları, bunlardaki değişimler, her dönemin egemen kadın modelleri ve sistem ile bağları, demografyadaki değişimlerin kadın sömürüsü ile bağları, çeşitli toplumsal-tarihsel olaylarda kadının rolü gibi daha kısa ve orta süreli olay ve olguları kapsamaktadır.
D-Özgürlük sosyolojisi kapsamında; kadın özgürlüğünün felsefik-teorik ve bilimsel çerçevesi, kadın özgürlüğünün toplumla olan bağları, kadın özgürlüğünün ve direnişinin tarihsel gelişim çizgisi, feminizm, egemenlikli sosyal-bilim anlayışının ve bilgi yapısının kadın eksenli eleştirisi ve alternatif sosyal-bilim anlayışının kadın özgürlüğü ekseninde değerlendirilmesini içermektedir. Bu temelde duygusal-analitik zekanın dengeli birlikteliğine ve sentezine dayalı bilgi yapısının gelişimi, demokratik aile olgusu ve özgür birlikteliğin esasları, bilim-etik bağının kurulması, bu temelde kadın anlambilim ve yorumbiliminin geliştirilmesi gibi kapsamlı konuları kapsayacaktır.  Pozitif kuruculuk temelinde politikanın demokratikleştirilmesi, kadın özgürlük perspektifinin toplumsal özgürlük perspektifi ile buluşması-sentezi, özgür kadın toplumsallaşmasının inşa sorunları, görevleri ve demokratik uygarlık ile ilişkileri, ittifak anlayışı ve başka konu ve inceleme alanlarını kapsamaktadır.
Bağımsız bilgi yapısının, düşünce yapısının gelişmesi kadar alternatif yaşam sistemin geliştirilmesi de Jineolojinin kapsamındadır. Bu esas alınırsa başta tarih, bilim, felsefe, sanat, ekonomi, ahlak, politika, toplum tüm alanlarda yeni bir bakış açısı kadar buna denk yapılanmalar ile toplumsal sorunlara cevap olunacaktır. Bilgi yapımız, bakış açımız, bizi aydınlatan bir düşünce yapımız olmazsa biz bu toplumun sorunlarına da cevap olamayız, yeniden inşa edemeyiz. Yenilenen bilgi-bilinçle ve örgütlülük ile bunu gerçekleştireceğimiz kesindir. Bu alanda yenilenme ve yetkinleşme, Jineolojinin içeriğini de oluşturacaktır. Bu temelde yaklaştığımızda Jineoloji neyi amaçlıyor sorusu da bizler açısından önem kazanmaktadır. Birinci amacı, kadının sömürgeleşme tarihinden ekonomik, sosyal, siyasal ve zihinsel sömürgeleştirilmesine kadar konumunun açıklığa kavuşturulmasını esas alır, kadının tarihselliği ile güncelliği arasındaki bağı oluşturur. Bu anlamda sorunu görünür kılar.
Yöntem ve Jineoloji
Jineoloji sorunu görünür kılarken yol ve yöntemini de belirlemelidir. Kadın sorunu toplum sorunudur diyoruz. Bu sorunu tarihsel-toplumsal boyutlarda ele aldığımızda her dönem kadın sorununun tanımlanmasında, derinleştirilmesinde ve çözümsüz kılınmasında düşünce yöntemleri nasıl bir role sahiptir? Bunun netleştirilmesine ihtiyaç vardır. Örneğin, mitoloji kadın sorunun gelişiminde nasıl bir rol oynamıştır, yine din, felsefe ve bilim bu konu da nasıl bir işleve sahiptirler, bunun açığa çıkartılması temel yapılması gerekenlerdir. Kadın sorunun da bu düşünce yöntemleri ne tür bir role ve işleve sahiptir netleştirilmesi kadar, çözümü açısından bu dört yöntemin nasıl ele alınması hususlarında netleşmek önemlidir. Başta da belirttiğimiz gibi bilgi anlamında bir ayıklama şarttır. Jineoloji bu anlamda dört düşünce yöntemi üzerinde geliştireceği ayıklama ile kadın açısından doğru bir bakış açısını kazanma süreci olacaktır. Jineoloji, hakikate ulaşma da mitoloji, din, felsefe ve bilim yöntemlerinin içerik ve biçimsel farklılaşmasının sürecini geliştirecektir. Araçların farklılaşması, içeriğinde farklılaşmasına yol açtığı gibi yeni bir alternatifi geliştirmeye yol açacaktır. Jineoloji bu açıdan yeni bir süreç olarak da ele alabiliriz. Yeni bir zihniyet kuramı olacak olan Jineoloji bilime de yeni yollar aldırtacaktır. Doğal diyalektik temelinde, evrensel-tikel birlikteliği de yakalamış, canlı bir düşünce gücünün sürekliliği ile bunu gerçekleştirecektir. Bu anlamda kadının yeni aydınlanma alanı olacaktır.
Kadını sosyal bir gerçeklik olarak ele almak ve varlığını kendi gerçeğine denk tanımlanır hale getirerek kendisine ait olmayanı ortaya çıkarmak, kurtuluşun neye göre ve nasıl olması gerektiğini belirlemek gerekmektedir. Bu gerçekliği karşılayabilmek açısından kadın olma özgünlüğünün bilimsel ifadeye kavuşturulması cinsiyetçi bilim karşısında yeni bir adım, sistemle mücadelenin doğrusal zemininin oluşturulması anlamına gelmektedir. Bu anlamda Jineoloji bir bilim disiplini olarak önümüze konulmuştur.
Cinsiyetçi bilim anlayışına karşı: Jineoloji
Bilim, evrendeki olay ve olguları sistemli araştırma, deneysel verileri ele alırken sezgiler, varsayımları da dıştalamayan, düşünsel etkinliktir. Özünde felsefenin kesinleşen bilgilere ulaşmış, küçük bir bölümüdür. Kendi içerisinde mantıklı bir ilişkiler ve fikirler bütünlüğünü oluşturan her oluşum veya konu bilimin konusudur. Bilim insanın çok canlı bir evren içerisindeki karşılıklı etki-tepki, bağıntılılık ve değişim gücünün, gelişkin düşünce yöntemi olmaktadır. Bilimin salt analitik akla dayanmadığı, çok uzun bir tarihsel ve toplumsal gelişim ve yaşanmışlığın ürünü olarak kendisini var ettiği bir gerçektir. Bu anlamda bilim toplumsal aklın kendisini değişim ve değiştirme gücüne ulaştırmasının bir ürünüdür. Bilginin iktidar aracına dönüştürülmesiyle, kendi köklerinden ve toplum-doğa bütünlüğünden koparıldığı bir gerçektir. Bilginin iktidar aracına dönüşmesi ahlaktan kopuşu ile gerçekleşir. Bu kopuş bilgiye en büyük darbeyi vurmuş ve gerçek özüne yabancılaştırmıştır. Bunun en çok yoğunlaştığı, en çıplak halde kendisini ifadeye kavuşturduğu zemin bilim olmaktadır. Bilim bu anlamda kadına karşı konumlanmış cinsiyetçiliğin en yoğunlaştığı bir alan haline getirilmiştir.
Bilimin cinsiyetçi yapısı, sadece kadını dıştalamak, ötekileştirmek ve yok saymaktan ibaret değildir. Başta toplumsal doğa olmak üzere, evrene, doğaya ve tarihe bakış açısında cinsiyetçiliğin farklı biçimler alarak yansıdığını görüyoruz. Bilim adına bu kadar konuşulan bir çağda kadının böyle yeni bir ele alışa yönelmesi ve mevcut sınırlarda kendi tanımı ve çözümünü bulamaması elbette anlaşılmayı gerektirmektedir. Bilgi-iktidar ilişkisi, bu anlamda bilgi üzerinde gelişen iktidarın tekeli, kadını erkek egemenlikli bakış çerçevesinde tanımlamaya yol açmıştır. Dolayısıyla toplumsal cinsiyetçi bilim dünyasının, kadın karşısında ki taraflı duruşu ayrı ele alınıp değerlendirilemez. Tersine cinsiyetçiliğin alt yapısı, meşruiyet araçlarından en önemlilerden birisi bilimciliktir.”Bilim cinsiyetçidir”. Cinsiyetçiliğin hiyerarşik çıkıştan beri iktidar ideolojisi olarak içerik ve anlam bulduğu gerçeği çözümlenmiştir. Dolayısıyla cinsiyetçiliğe dayanak olan bilim; erkek adına iktidar, kadın adına kölelik, kimlikte tanımsızlık, başkalaşma, kendine yabancılık, yaşam adına, çarpıklık üretmenin aracı olmuştur. Bilim kendisini tam bir erkek tanrı gibi yapılandırmıştır. Sosyal bilimler bu anlamda toplumu egemen erkeğe göre inşa etmenin, toplum mühendisliğini yapmaktadır. İçinden geçtiğimiz çağa aynı zamanda bilim çağı denilmektedir. Ancak böylesi bir bilim çağında bilim kadını kapsamamaktadır. Halen de bilimcilik temelinde gelişen cinsiyetçi veriler ile kadının köleliği, erkeğin egemenliği meşrulaştırılmaktadır. Birkaç örnek ile bunları güçlendirirsem;
Cinsiyetçi bilim dünyasına göre, erkekle-kadının genetik yapısı %99 aynı ama %1’i farklı. Cinsiyet farkını -ya da eşitsizliğini- bu yüzde bir fark yaratıyor. Bunun önemsiz olduğunu düşünmeyin diyorlar. Neden diye sorulduğunda ise; maymunla insanın genetik yapısı arasında da %1’lik fark var. Bu %1’lik fark yüzünden biri maymun diğeri de insan oluyormuş! Yine bu genetik farklılık yüzünden erkek “çoğul” kadınsa genelde “tekil”miş. Bu aynı zamanda şuna da yol açıyor. Yani erkek birçok kadınla yaşayabilirmiş, aldatabilirmiş, bu onun doğasında var olan bir şeymiş. Bu genetik fark aynı zamanda kadınla erkek arasında 45 tane fiziksel fark yaratıyor. Erkeğin kalbi kadının kalbinden daha büyük, beyni de kadının beyninden daha ağırmış. Yine erkekte şiddet hormonu baskın, kadın da ise duygusallık baskındır. Şiddet daha baskın, üstündür dolayısıyla üstün olan erkektir vb. bilimsellik adına ortaya konulan saçmalıklar, aynı zamanda bu alanda yaşanan cehaletin de bir göstergesi olmaktadır. Tüm bu veriler aynı zamanda bilimin bir erkek bilimi olarak geliştirdiğini de göstergesidir. Aynı zamanda bir din olduğunu  kanıtıdır da. Tüm bu verilerle en fazla beslenen, meşrulaştırılan ve süreklilik kazanan cinsiyetçilik olmaktadır.
Psikanalist Freud’un cinsiyetçiliğe katkısı
Freud, psikanaliz yöntemi ile bilimin cinsiyetçiliğini daha fazla güçlendirip, derinleştirmiştir. Özellikle birinci dalga feminist hareketlerin geliştiği bir süreçte psikanaliz alanında cinsiyetçi verileri geliştirerek, bununla kadın özgürlük mücadelesinin gerekçelerini ortadan kaldırmayı, çürütmeyi amaçlamaktadır. Çünkü Freud, kadın köleliğinin biyolojik bir olgu olduğunu ve bunun değiştirilemeyeceğini savunur. Freud’a göre kadın “Sakat doğmuş bir erkektir”.
“Kadın eksik bir yaratıktır, insan olarak tamamlanmamış bir hayvandır” diyen Platon’un felsefe adına yaptığını, Freud bilim adına yapmıştır. Fallus-Vajina zihniyetine saplanan  Freud’un amacı kadın yaşamını, cinsellikle sınırlandırmaktadır. O dönem feministleri, toplumsal yaşam açısından ilkleri yaratanın kadın olduğu gerçeğine dönük önemli tartışmalarını yürütürken, kaleme de alıyorlardı. Bunlardan birisi de ateşi ilk bulanın kadın olduğu görüşüydü. Elbette bu görüş tarihsel veriler, arkeolojik kazılar vb temelinde tartışılabilir. Ancak Freud, bu tezleri çürütme amaçlı ortaya koyduğu görüşleri ile bir kez daha yalancı, gaspçı ve kurnaz erkek kültürünün bir devamcısı olduğunu da ispatlamıştır. Neymiş; ateşi ilk bulan kadın değilmiş, çünkü kadının ateşi işeyerek söndürecek bir penisi yokmuş! Bilim adına böylesine bir saçmalığın, saplantının öne sürülmesi bile başlı başına şaha kalkmış erkeklik kültürün bir ürünüdür. Kadınların yapısının öncelikle cinsel işlevleri ile belirlendiğini ve bu etkinin çok kapsamlı olduğunu ısrarla öne sürer. Kadın olunca bunu çok önemli bir etki olarak ele alır ve “kadın için insan altı bir varlık,  anatomidir yazgıdır” der. Ataerkil bir kültür içinde yetişmiş, yirminci yüzyıl bilimcisi, erkek etkin ve kadın pasiftir diyerek tüm değerlendirme ve sözde verilerini erkek ve kadının biyolojik özelliklerine dayandırarak öne sürer. Freud ve ardılları tüm bu değerlendirmeler ile kadın köleliğini, erkek egemenliğini meşrulaştırarak bilim adına cinsiyetçiliğe önemli bir ivme kazandırmışlardır. Kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılığın, bir toplumsal farklılığa dönüştürülüp, eşitsizliğin ve erkek egemenliğinin meşrulaştırıcı gerekçesi yapılması neredeyse uygarlığın kendisi kadar eskidir. Her dönemde din, felsefe ve bilim alanında egemen erkek kültürü kadınların ‘eksik’ ve gelişmemiş varlıklar olduğunda hemfikirdiler. Bunun nedenini de hepsi dönüp dolaşıp aynı noktada dile getiriyorlardı. Kadın doğası gereği sadece çocuk doğurmalı, diğer işlere karışmamalı. Düşüncelerini, zekâsını, aklını geliştirmemelidir. Bu işler erkek işleridir. Kadın bu alana girerse hem toplum hem de doğaya aykırı hareket etmiş olur! Kadının aşırı cinsellik yüklü ve salt nesne-beden olarak görülmesinin ardında yatan varsayımlardan biri buydu. Ve bilim bu varsayımı en fazla güçlendiren alan olmuştur.
Bilim yapısı, kadının mevcut statüsünden önemli oranda kadını sorumlu tutmaktadır. Erkek biyolojisinde şiddet, kadında ise duygu hormonunun yoğunlukta olmasına dayalı şiddeti etkin, duyguyu edilgen kabul eder. Sosyal rolleri de bu tanımlamalar ışığında oluşturur. Cinsiyetçiliğin en güçlü bilimci dayanaklarını sosyal Darwincilik yapmaktadır. Güçlü olan, güçsüzü yönetir; ezer, yer, yok eder, bunu doğa kanunu olarak sunar ve kadın statüsünü bu sınırlarda tanımlar. Kaldı ki şiddetin güçlü, duygunun zayıf kabul edilmesinin ideolojik alt yapısı; saldırıyla tahakküm üretip özgürlüğü güçsüz gösteren iktidarcı zihniyetin sözlük bilgisidir. Yine 17.yy.da bilim insanları kadınları kadavra olarak kullanamıyorlardı, yasaktı. Bu nedenle ölen kadınları gizlice mezarlardan çıkarıp inceliyorlar. Kadın bedenine dönük araştırma yapıyorlar. En fazla rahim üzerinde duruyorlar, rahim ağzı üzerindeki kimilerinde katı kimilerinde esnek olan girişi kızlık zarı olarak tanımlıyorlar. Böylece bekaret toplumsal yapıda bir simgeye dönüştürülüyor. Toplumsal savaşlarda yaşanan fethetme, erkeğin kadını ilk fethedeni olma hakkını da belirlemiş oluyor. Bu simge günümüz toplumuna gelene kadar milyonlarca kadınını yaşam ya da ölüm hakkında belirleyici bir konuma da sahip olmuş oluyor. Erkek bu simgenin kadında varlığı veya yokluğu üzerinden kendini güç konumuna getiriyor. Dolayısıyla şu tanımlamayı yapmak yanlış olmayacaktır. Kızlık zarı, bilimin erkeklere bir armağanıdır. Oysa şimdilerde bekâret veya kızlık zarı olarak tanımlanan herhangi bir organın ya da perdenin olmadığı bilimsel olarak da kısık sesle de olsa dillendirilen bir konu. Buradan şu sonuca da gitmek yanlış olmayacaktır. Bekâret, kızlık zarı erkek aklının ürünüdür.
Bilimin cinsiyetçi yapılanması aşılmadan bilim alanında ciddi bir düzeltme, yenilenme gerçekleştirmeden kadının toplumsal konumu tanımlanamaz. Bilindiği gibi sosyal bilimlerde günümüze kadar özelde kadını bilim konusu yapan herhangi bir disiplin veya dal yoktur; jinekoloji dışında.
Kadın bedeninin kontrolü için kullanılan  bir dal: Jinekoloji
Jinekoloji tıp dalları içerisinde en genç olanlarından birisidir. Doğal toplum ve günümüzde de yaşayan birçok köy toplumunda kadın bilgeliği, binlerce yıllık tecrübe ve kültüre dayalı olarak merkezileştirilmemiş, doğal bir dayanışma alanı olarak gelişmiştir. Jinekoloji, kadının fizyolojisindeki hastalıklar ve sorunlarla ilgili olarak tıp bilimi içerisinde bir dal biçiminde kurgulanmıştır. Kadının doğurganlığı çerçevesinde, bedenindeki işleyişler ve bunlarla bağlantılı sorunları kapsar. Çok doğal bir işlev olan doğurganlığın ve bununla bağlantılı kadının bedensel fonksiyonlarının bu denli tıplaştırılmasının sebepleri, kuşkusuz kadın bedeni üzerindeki kontrolün, aynı zamanda toplumun demografik yapısının iktidarcı sistemin ihtiyaç ve politikaları çerçevesinde düzenlenmesiyle bağlantılıdır.
Kadın sağlığı adı altında doğum kontrolünün, devletin ve tıbbın elinde tekelleşmesi, kısırlaştırma veya kadın bedenini adeta bir doğum makinesine dönüştürme, egemenlikli sistemin etnik temizlik ve soykırım politikalarının ya da milliyetçiliğin, ırkçı-şoven ulus-devlet politikalarının bir ürünüdür. Bu çerçevede doğum sorununun toplumsal özgürlük ve kadın özgürlüğü sorunu temelinde, özellikle kadının öz bilinci ve iradesi esasına dayalı ele alınması gerekmektedir. Günümüzde rahim kanserinden tutalım özellikle son yıllarda çokça ortaya çıkan meme kanseri ve daha birçok “kadın hastalıkları” diye adlandırılan olgular, kadın doğasına aşırı kontrol ve egemenlik amaçlı müdahalelerden kaynağını almaktadır. Oysa kadın doğurganlığı salt bir fiziksel-biyolojik bir işleme indirgenemeyecek denli, toplumsal, ekonomik, kültürel, sosyopsikolojik, kadın için maddi-manevi bütünlüğü olan bir anlama sahiptir. Kadın doğurganlığının bir endüstri dalı gibi tıplaştırılması, toplumsal aklın ve kültürün parçalanmasıyla beraber kadın kimliğinin yok sayılmasına neden olmuştur. Kadın doğumu ve bununla bağlantılı olarak nüfus sorunu Jineolojinin kapsamına girmektedir. Konuyu Jineoloji, toplumsal özgürlük ve bunun için mücadele yöntemlerini ortaya çıkaracak, araştırma-incelemeyle ele alması kaçınılmazdır. Çocuk dünyaya getirmeyi erkek egemen yaklaşımlar sonucunda, etikten ve estetikten uzak, felsefik ve toplumsal temellerinden koparmak oldukça tehlikelidir ve kesinlikle devletçi-ataerkil sistemle bağları vardır.
Bilimin yeniden tanımlanması
Bilim rasyonalizmin gelişimi, yani kapitalizmin gelişimi ile birlikte ele alınmaktadır. Öncelikle bilimin doğru tanımın yapılabilmesi için ilk gelişim koşullarının ele alınmasına ihtiyaç vardı. Şimdi biz Neolitiğin tüm icat ve keşiflerini nasıl tanımlayacağız? Neolitik ve öncesi toplumsallaşmanın yaptığı icatlar için 16.yüzyıla denk icatlardır. Bu temelde de Neolitik ve öncesi toplumsallığın, tüm yaratımlarını yeniden güçlü bir ifadeye kavuşturmak Jineolojinin de en temel görevlerinden olmaktadır. Neolitik toplumda kadın etrafında gelişen muazzam bir toplumsallık ve kültür vardır. Bitkinin keşfi, ekilmesi, harmanlanması, toprağı işleme, biçme ve elde edilen ürünü saklayacak araçları geliştirme en büyük bilimsel gelişmelerdir. Yine hayvanların evcilleştirilmesi, yününden, sütünden yararlanılması, giysi başta olmak üzere kilim vb. şeylerle birlikte yiyeceklerin temin edilmesi de buna dâhildir. Bir buğdayın bulunması, onun kullanılabilecek düzeyde kültürlenmesi, sonra un haline getirilmesi ve ekmek yapılması, yine ateşin bulunması ve kullanılması en büyük bilimsel icatlardır. Ve tüm bu icatlar kadının binyıllık emek, deneyim ve tecrübeleri sonucu sağlanılmıştır. Bugün yediğimiz, içtiğimiz ve giydiğimiz tüm şeyler bu sürecin ürünleridir. Yaşam alanında tüm ham maddelerin temin edilmesi ve kullanılması kadının süreklileşen bir emek zinciri ile gerçekleşmiştir. Tüm bu icatlar, keşifler Jineoloji kapsamında yeniden güçlü bir bilimsel ifadeye kavuşturulmasıyla bilimin kendi öz kaynağı da daha güçlü belirlenmiş, tanımlanmış olacaktır. Bu anlamda hem Neolitiğin hem de kadının özgürlük mücadelesi tarihini bilimsel verilere dayandırmak özgürleşme yolunda biz kadınlara daha güçlü yol aldırtacaktır. Bu temelde Jineoloji, bilimin toplumsal işlevi ve karakterini yeniden tanımlayarak bilimin özde ne olduğunu da ortaya koyabilmelidir. Bunu gerçekleştirirken bilimi diğer düşünce biçimleriyle birlikte ele alması gerekmektedir. Bir bütünlük ve diyalektik bir yaklaşım içinde olmalıdır. Jineoloji tüm bunlara yeniden tanım ve anlamlar geliştirmek kadar, kadının da varlık bilimini ve tarihini görünür kılacak çalışmalar yürütmesi gerekiyor. Bu çalışmaları geliştirirken kadın varlığının felsefe ile bağlarının kurulması, bu alanda şimdiye kadar açığa çıkan tüm çarpıtma ve karalamalara bir cevap olacaktır. Bilimin felsefeden ve sezgilerden bu kadar kopartılması bilimin tekelleşmesine yol açmıştır. Bilimin doğru ve toplumsal bir tanıma kavuşturulması açısından da etik ve estetikle bağlarının yeniden güçlü kurulmasına ihtiyaç vardır. Bu anlamda Jineoloji, bilimi erkek aklından arındırıp bilimi toplum eksenine oturtacaktır. Bilim ancak bu temelde kendi özüne, kendi kaynaklarına ve doğru tanımına kavuşacaktır.
En eski sömürgenin başkaldırısı: Feminizm
Feminizmi de Jineoloji kapsamında ele almak tarihsel ve toplumsal değer ve mirasları kapsamak açısından önemlidir. Zaten jineoloji kendisini  öncelikle feminizmin yarattığı mirasa dayandıracaktır. Bu alanda daha kapsamlı bir aydınlanmaya, eleştirisel yaklaşımla birlikte ortaklaşmaya ihtiyaç vardır. Feminizm için “en eski sömürgenin başkaldırısıdır” diyoruz. Feminizm yetersizliklerine, yarımlılıklarına rağmen kadın sorunun görünür kılınmasında önemli bir role sahiptir. Kadın olgusunu sınırlı da olsa aydınlatmıştır. Birinci, ikinci ve üçüncü dalga olarak nitelendirilen feminist hareketinin mücadeleleri bu anlamda önemli bir zemin yaratmıştır. Kadın sorununu ele alırken de önemli tespitlerde bulunmuşlardır; “ilk ezilen sınıf, millet ve cins kadındır. Kadının sömürülmesi toplumun da sömürülmesine yol açmıştır” demişlerdir. Kapitalist modernite de işçilik açısından “Ücretli işçi köledir” tespitinde bulunmaktadırlar. Yaşamın birçok alanına dönük önemli tespitlerde bulunmuşlardır. Ancak, kadına içerilmiş köleliği karşılayacak bir özgürlük tanımı kadar onun örgütlülüğünü güçlü geliştirmemişlerdir. Ataerkilliğin sınırlarını ve Batı merkezli demokrasilerin ufkunu aşamama, sonuçta sisteme eklenmelerine yol açmıştır.
Ayrıca Feminist hareketlerin kendi içinde parçalı olması da en fazla uygarlık sistemine zemin sunmuştur. Kadın sorununa hem dar hukuki-siyasal eşitlik yaklaşımı ile tanımlama hem de kendi içinde bu kadar parçalı olma en fazla liberalizme katkı sunmuştur. Aslında liberalizm en fazla bu zemin üzerinde gelişmiştir. Yine feminizmin toplumsal cinsiyetçiliği  çözümlemelerinde pozitivizmi aşamayan, egemen erkek ve devletli uygarlığı sistemsel bütünlüğü içerisinde çözümleyemeyen duruşu mevcuttur. Jineoloji  bunun nedenlerini, verili kadın tanımlamalarıyla bağlarını da kurarak güçlü bir şekilde çözümleyecektir. Bu temelde Jineoloji, feminizmi egemenlikli sistemin etkilerinden ve sınırlarından arındırmanın, alternatif kadın özgürlük perspektifini ve sistematiğini kurmanın da zemini olacaktır.
Jineoloji feminizmi de kapsayarak kadının özgürlük, eşitlik ve demokrasi hareketinin gelişiminde toplumsal sorunların çözümünde de başat rol oynayacaktır. Jineoloji sadece kadın hareketlerine eleştiri ile yetinmeyecek, kadını yitik kılan uygarlık ve moderniteye de yüklenecektir. Eleştirirken, alternatif kadın ve toplum akımı, hareket ve sistem üretilmesine de yol açacaktır. Jineoloji bu temelde anlamlı çözüm yollarını da geliştirecektir. Kadın özgürlük sorununun, tarihsel-toplumsal perspektife kavuşturulmasında kadının toplumsal bir yoğunluk olarak araştırılması ve bilimsel bir ifadeye kavuşması kadının özgürlük mücadelesinde önemli bir çıkış sağlatacaktır. Jineoloji bir yönüyle de sistem içinde marjinalleşen ve sistem içileşen feminist akım ve hareketleri bu çerçevede ele alacaktır.
Aynı zamanda kadın mücadelesi açısından önemli bir gelişim alanı olarak gelişen akademik kadın çalışmaları söz konusudur. Elit kalmış olsalar da yoğun bir tartışma ve araştırma içinde olan çok sayıda kurum, örgütlenme ve platformlalar kapsamında gelişen önemli akademik çalışmalar vardır. Türkiye’de de değişik çevrelerden oluşan akademisyenlerden oluşan grup öncülüğünde geliştirilen kadın arşiv çalışmaları da geliştirilmektedir. Yine üniversiteler kapsamında kadın kütüphaneciliği de geliştirilmektedir. Bu çevrelerde önemli araştırma ve tartışmalar gelişebilmektedir. Kadın sorunu ve tarihine dönük önemli araştırmaları, çözümlemeleri söz konusudur. Yine değişik birçok akademisyen kadın var. Tüm bu çalışmalar önemli çalışmalardır.
Biz uygarlık sistemini, iktidarı tartışırken hep şu tespiti yapıyoruz: İktidar, kendini bir birikim üzerinde örgütlerken, kendisine süreklilik kazandırmıştır. Ancak kadın, kendi değerleri açısından bu birikimi güçlü geliştirememiştir. Günümüz açısından da en fazla zorlandığımız konuların başında gelmektedir. Hem tarihsel hem de güncel açıdan Jineoloji açığa çıkan tüm bu çalışma, araştırma ve emeklere anlam vererek toplumsallaşmasında rol oynayacaktır. Sadece Türkiye açısından değil, Ortadoğu başta olmak üzere dünyada bu tür çevre, kurum ve bireylerle güçlü ilişkileri, ortaklıkları geliştirmek Jineolojinin görevleri arasında olmaktadır.
Şimdi tüm bu çalışmaları, tecrübeleri, değerleri biz kendi değerlerimize nasıl katacağız ya da tüm bu değerleri nasıl buluşturacağız, bu temelde nasıl, ne biçimde bir örgütlülük yaratacağız.Tüm bu soruları cevaplama da Jineoloji’nin kapsamındadır. Jineoloji tüm bunları kendi gündemine alarak, eleştirerek, değerlendirerek kadın açısından, yeniden ortak platformları, çalışmaları geliştirmenin alanı olacaktır. Farklılıklar kadar ortaklıkları da ele alan Jineoloji ortaklıkları daha güçlendirmenin, derinleştirerek süreklileştirmenin zemini de olacaktır. Özellikle Jineoloji çalışması öncelikli olarak akademik çalışma olduğunda tüm bu çalışmaları daha güçlü sahiplenerek, kadın bilim çalışmasının ortaklaşmasını sağlayacaktır.
“Demokratik modernite akademik kadrosuz gelişmez” 
Jineoloji bu tür çalışmalara büyük değer ve önem vermekle birlikte, farklı çevrelerle ortak tartışma ve ortaklaşma zeminlerini ve platformlarını oluşturmayı hedeflemektedir. Jineoloji akademik çevreler, bireylerle ilişkileri, ortaklaşmaları geliştirmek kadar, kendi çalışmalarını örgütlemek açısından alternatif kadın akademilerini geliştirmesi gerekmektedir. Alternatif kadın akademi çalışmalarını ne kadar güçlü geliştirip, örgütlendirebilirse Jineoloji çalışmaları öz ve kapsam itibariyle, toplumsal örgütlendirmesini gerçekleştirip gelişecektir. Bu açıdan çalışmalar ele alınırken güçlü bir örgütlenme içinde olmak önemlidir. Hem Jineoloji hem de Özgür Kadın Hareketi açısından akademik kadro oluşturmak da gereklidir. Akademik kadro beyindir, özgür irade ve örgütlenmedir. Yani entelektüel, ahlaki ve politik görevlerin bilincinde olan ve bunları yaşamsallaştırandır. Jineoloji bu anlamda öncelikli olarak akademik kadroyu geliştirmenin alanı olacaktır. Böylece özgür kadın militanlığının da hızlı gelişimini sağlayacaktır.
Jineoloji, köle kadın gerçekliği karşısında radikal bir tutum takındığı kadar, iktidara koşan, iktidarcı zihniyete sahip olan kadın gerçekliği karşısında da radikal bir mücadelenin zemini olacaktır. Güçsüz, iradesiz, zayıf kadın gerçekliği karşısında, radikal mücadele kadar, bireyci, iktidarcı kadın gerçekliği karşısında da radikal mücadele verecektir. Kadro duruşu, mücadelesi açısından bir kez daha kabul ve red ölçülerinin ayrışmasının ve radikalleşmesinin alanı olacaktır. Yani kadrolaşma, militanlaşma anlamında tüm bu çalışmalara, mücadeleye Jineoloji ağırlık verecektir. Bunu temel mücadele gerekçesi olarak da ele alacaktır.
Jineoloji başta kadın bilim merkezleri olmak üzere kendisini, kadın siyaset merkezleri, kadın estetik ensitütileri, kadın dil ve edebiyat fakülteleri, kadın kültür-sanat akademileri, kadın sosyal bilimler akademileri, kadın tarih akademileri, özgür kadın akademileri, kadın çocuk ve sağlık merkezleri, doğal şifa araştırma merkezleri üzerinden kendisini örgütlendirebilir. Böylesi bir yapısallığa kavuştuğu oranda güçlü bir işlevselliği geliştireceği de kesindir.
Kadın sorununun görünür kılınmasına dair yöntem ve yaklaşım
Jineoloji’nin bir amacı da kadın sorununu görünür kılmaktır. Yine soruna nasıl bir yöntem ile yaklaşım gösterilmesi gerektiğini belirtmek gerekir. Kadın kimliğini tanımlarken öncelikli olarak toplumsal kimliği temelinde tanımlamak önemlidir. Kadının varoluş kazanması, kendini tanımlaması erkeğe göre olmaz. Kadının var oluş kaynağı toplumsal doğa  ve doğal toplumsallığa dayanmaktadır. Kadın, tarihin en kapsamlı toplumsal kimliğine sahiptir. Dolayısıyla kadın karşıtlığı erkek değil, toplumu toplum olmaktan çıkaran, onu kendisinden çalan, türlü zihniyet, yaşam ve yapısallık kazanmış devletli-uygarlıklı sistem, zihniyettir. Bu kadar kapsamlı ve köklü olan karşıtlığı bir çelişkiye indirgemek, sadece onda merkezleştirmek sorunu küçültmek, darlaştırmak demektir. Kadın tarihinde yaşanan bu sorunu güncel olarak bizler de yaşadık ve yaşıyoruz. Halen de cins mücadelesini bir toplumsal mücadele olarak ele almada, buna göre güçlü bir bakış açısı, duruşu ve mücadelesi kazanmada ciddi anlamda zorlanmaktayız. Hatta bizi başarılı mücadele anlayışı ve tarzından alıkoymaktadır. Toplumu toplum yapan, onu kültürleştiren, bedenleştiren, ona sürekli bir akış kazandıran kadındır. Bu temelde Jineoloji bir kez daha kadın kimliğini doğru tanımlamak kadar, cins mücadelesinin de doğru bir tanımlanması ve radikalleştirilmesinin alanı da olacaktır. Kadın özgürlüğünün çok kapsamlı, derin teorik-felsefik ve toplumsal-tarihsel kökleriyle çözümleyecek olan Jineoloji, kadın tarihinin, direnişinin ve var oluşunun da yeniden tanımlanması olacaktır.
Jineoloji tüm bu tanımlar, bilimsel veriler temelinde kendisini etik-estetik, ekonomi, demografya, tarih, ekoloji, politika, epistemoloji, antropoloji, fizyoloji, olmak üzere tüm alanlarda kendisini örgütlemeye çalışacaktır. Bunları bir bütünlük içinde ele alarak sosyal bilimler alanındaki yenilenmeyi de bu temelde yaşamsallaştıracaktır. Tabi tüm bu konular oldukça kapsamlı konulardır. Bu alanlarda örgütlenme büyük bir emek, mücadele kadar uzun bir süreyi de kapsayacaktır.Öncelikli olarak birkaç alanda başlatılacak olan çalışmalar zamanla genişletilip, süreklileştirilebilir. Jineoloji kendisini bu dallar üzerinde örgütlendirirken nasıl ve ne biçimde bir bakış açısıyla bunu gerçekleştirecek,öncelikli olarak bu önemlidir. Bu tartışmaların sürekliliği ile çalışma perspektifi de güçlü oluşacaktır.
Bu temelde tek tek kapsadığı alanları ele aldığımızda;
Yaşamın güzelleştirilmesinde ve  özgürleştirilmesinde etik- estetik :
Etik ve estetik öncelikli olarak Jineolojinin  kapsamındadır. Neden dersek, çünkü Jineolojiyi tanımlarken bir kadın bilimi aynı zamanda bir yaşam bilimi olarak da tanımladık. Kadın yaşam karşısında her zaman daha sorumlu bir yaklaşım içinde olmuştur. Yaşamı kapsayan özelliklere sahiptir. Bu nedenle yaşamın güzelleştirilmesinden, özgürleştirilmesinden kadın sorumludur. Dolayısıyla etik-estetik alanında en fazla kuram ve işleve sahip olması gereken, Jineoloji olmaktadır. Etik her şeyden önce, doğru bir yaşamı aramaktır. Doğru bir yaşam nasıl yaratılır, hangi değerler üzerinden geliştirilir? Etik, bu sorulara cevap geliştirerek doğru yaşam bilincine, iradesine, gücüne kavuşturur. İnsanın, toplumun özgür bir yaşama sahip olması açısından hangi değerlere sahip çıkılmalı, nasıl bir seçim yapılması gerekir konularında bir aydınlatma kadar doğru bir karara ulaştırır. Etik, özgürleşme yolunda var olan arayışlara, sorgulamalara süreklilik kazandırarak insanın özgürlüğünü kısıtlayan, insanı yok sayan, köleliği dayatan tüm zihniyet ve yapılanmalar karşısında tutum almaya yol açar. Yani insana doğru bir yaşam bilinci kadar, mücadele bilinci, azmi ve kararlılığı da aşılar. Estetik de, güzeli aramaktır. Bu temelde etik-estetik arasında nasıl bir ilişki ya da bağ vardır? Doğru olan aynı zamanda güzel olandır, güzel olan da doğru olandır.
Doğru düşünen, doğru konuşan, doğru hareket eden aynı zamanda güzel düşünen, güzel konuşan ve güzel hareket edendir. Etik-estetik ilişkisinin güçlülüğü toplumsal alan açısından güzelleştirici, özgürleştirici değerler ortaya çıkarmıştır. Ancak bu ilişkinin kopukluğu, yoksunluğu uygarlık sistemi ile birlikte gelişince toplumsal alanda yaşanan; yozlaşma, çirkinleşme ve çölleşmedir. Kadın açısından olduğu kadar, toplum açısından özün  biçim ile bütünleşmesi ve kendisini güzel düşünce, güzel söz ve güzel davranış halinde ortaya koyması en büyük hakikat arayışı ve mücadelesi olmaktadır. Öyle ise biz güzelliği de ele alırken etikten kopuk ele alamayız. Çünkü güzel düşünmenin kaynağı, felsefedir. Felsefe, duygusal zekâ ile analitik zekânın uyumlu ve dengeli birlikteliğini sağlayacak bütünlüğü ve esnekliği ifade etmektedir. Bu anlamda felsefe kadın açısından sadece bilgi sevgisi değil, aynı zamanda güzelliğin kaynağıdır.
Bugün kapitalist modernitenin kadın açısından en sinsi ve kirli tuzağı güzellik adı altında geliştirilen kozmetiktir. Kapitalist modernitenin kozmetik ve moda endüstrisindeki yatırımcılar kadın bedenini kadavralara bölerek her parçasına bir değer biçmektedir. Bu gün filmlerde ve televizyonda kadın bir meta aracı olarak kullanılmaktadır. Tüm bu çirkin politikalar en fazla besleyen ve teşvik eden önemli bir alan da cinsiyetçi medyadır. İşte her gün izlediğimiz, tanık olduğumuz gerçekliklerdir. Bir araba, sakız, halı, telefon, şampuan artık neyin reklamı yapılıyorsa karşımıza hep bir kadın çıkarılıyor. İşte güzellik ölçülerini koyuyor, bilmem kaç boyunda, kaç kilo da olması gerekir diyor. Tüm bu cinsiyetçi politikalarla kadının ruh ve beden sağlığı bozulmaya tabi tutuluyor. Bu tür cinsiyetçi politikalar ile kadın bedensel olarak da zayıf kılınarak birçok hastalığa yakalanmaktadır. Manken hastalığı bunlardan birisidir. Yine günümüzde gündeme giren silikonlardan kaynaklı meme kanseri hep dıştan kadın bedenine yönelik müdahalenin, başkalaştırmanın bir sonucudur. Bu başkalaştırma kadını sağlıksız kıldığı gibi doğallığını aşındırmıştır.
Egemen zihniyete dayalı mülkiyetçi anlayış ve yaklaşımla kadın etik-estetik değerlerden uzaklaştırılmış, doğallığı da bu temelde aşındırılmıştır. Doğallığın yerini, cinsiyetçi ölçüler almıştır. Bu nedenle kölelik ve egemenlik kokan hiçbir davranış doğal olamaz. Doğallık, özgürlük bilinci temelinde biçim almış davranıştır. Bu da etik-estetik birlikteliği, yaşamsallığı ile gerçekleştirilecektir. Kadının bunu gerçekleştirebilmesi yani etik-estetik bilinci ve davranışı kazanması açısından tüm mülkleştirici anlayış ve yaklaşımlardan kendisini kurtarması gerekmektedir. Kadın kendisini bağımlılığa, güçsüzlüğe, iradesizliğe özcesi köleliğe yol açan tüm anlayış ve yaklaşımlardan kendisini arındırabilmelidir.
Kozmetik-moda sektörü kadının bedenini, duygu ve düşüncelerini en fazla sömüren alanların başında gelmektedir. Kadın bedeni en büyük ticaret tekeli alanına dönüştürülmüştür. Tüm bu politikalarla kadın, en fazla da bedenine yabancılaştırılmıştır. Bu cinsiyetçi, çirkin politikalar sonucu kadın kendi bedeni ile uyumu yakalamada zorlanmaktadır. Örneğin; feminist hareketlerin geliştiği süreçte, cinsiyetçi medya feminist kadınları aşırı erkeksi yansıtan programlar, reklamlar geliştirdiler. Kadının gelişen özgürlük değerlerini karalama, küçültme ve etkisizleştirme amaçlı geliştirilen çirkin politikalar ile toplumda bir yargı yaratılmak istendi.Tüm bunlar bilinçli gelişiyor. Çünkü iktidarın, ataerkilliğin sınırlarını, ölçülerini zorluyoruz. Bugün karşısında Kürt kadının geliştirdiği örgütlü mücadele onu yaşamın her alanında olduğu gibi kozmetik-moda sektörü alanında da tehdit ediyor. Bu nedenle çirkince saldırıyorlar.
Toplumsal cinsiyetçiliğin diğer temel bir amacı da; her alanda kadını hep erkeğe göre ele almak, biçimlendirmektir. Bunu kozmetik-moda endüstri alanında da esas almaya çalışmaktadır. Burada da temel amaç, kadını erkeğe beğendirtmektir. Egemen erkeğin, beğeni ölçüleri temelinde biçimlendirmektedir. Bu biçimlendirme ne kadar ustalıklı gelişirse bir o kadar ticaret tekeli güçlenmiş olacaktır. Kadının kaşına, gözüne, beline, saçına, ayağına, eline, burnuna yani kısacası bedeninin her bir parçasına bir değer biçilerek ele alınmaktadır. Kadın adeta bir süs eşyası konumuna indirgenmektedir. Kadının, erkeklik kültürü içinde bu yönlü biçimlendirmesi kadının sadece düşüncesi, duygusu değil bir bütün olarak davranışsal olarak erkeğe göre olmasına yol açmıştır. Yani bu alanda kadının kendisi için düşüneceği, duyumsayacağı, hareket edeceği bir şey yoktur. Olabilmesi için bunun dışına çıkması gerekmektedir. Kadının, kimlik bilinci temelinde bu alanda da güçlü bir mücadeleye ihtiyacı vardır. Jineoloji bu temelde, etik-estetik alanında yaşanan tüm bu sorunları güçlü çözümleyerek kadını yeniden kendi doğasına kavuşturmanın mücadele alanı olacaktır. Kadını etik ve estetik alanında güçlü ele alarak, verili toplumun kadına kazandırdığı güzellik tanımından, sıfatlarından da arındıracaktır.Güçlü bir felsefik bilinç ve estetik anlayışı kazandırarak yeni bir özü ve biçimi geliştirmeyi hedeflemeliyiz.“Güzel olan zekidir, zeki olan güzeldir” sözü bu temelde kadına felsefik bilinç, estetik ölçü kazandırmanın büyük arayış ve çabası içinde olma zorunluluğunu göstermektedir. Kadının ideolojik-felsefik bilinç kazanması için çok yönlü, muazzam bir eğitim çabası, örgütlülüğü geliştirmek zorunludur.
Kadın açısından felsefesiz yaşamak, hakikatsiz yaşamak demektir. Kadının kendi hakikatini açığa çıkarması, ancak güçlü bir felsefik bilinçle mümkündür. Hakikati bilince çıkarmak, anlamak ve ona yol almak için etik alanında bilinçlenmeye ihtiyaç vardır. Felsefenin en temel çıkış noktası da verili olanı kabul etmemekle başlıyor. İster sezgisel, ister merak, ister arayış, ister sevgi, isterse bilinçli olsun felsefe, verili olanı ret etmekle başlıyor. Bu anlayıştan yol çıkararak felsefe, yaşamımızda ne kadar hâkimdir, ne kadar felsefik yaşıyoruz? Soruları biz kadınlar için oldukça önemlidir. Özgürlüğün yaşamsal bir eylem olarak varlık kazanması, öncelikle kadının düşüncesinde, duygusunda ve davranışında varlık kazanmasını gerektirir. Varlık kazanmayan hiçbir etik değer, özgürlüğü sağlatmaz. Özgürlüğün bizlerde varlık kazanması açısından etik ve estetik oldukça önemlidir. Jineoloji bu alanı toplumsal yaşamın önemli bir parçası olarak ele alıp, kadının etik-estetik açısından güçlü bir bilince ve örgütlülüğe kavuşmasını sağlayacaktır. Toplumsallaşmanın kendisini geliştiren kadın, bu alanda da iktidarcı ideoloji olarak cinsiyetçiliğin yüklediği tüm anlamsızlıklardan arındıracaktır. Bu arındırma ile kadının bu alanda özgürlük değerlerini, ölçülerini daha da belirgin kılacaktır. Kadını kendi var oluşsal gerçeğine daha da yakınlaştıracaktır. Jineoloji etik ve estetik alanında yaşanan tüm sorunlara eğilerek kadın etik ve estetik kuram ve örgütlenmeleri temelinde çözüm gücünü de açığa çıkaracaktır. Toplumsal vicdan ve ortak akıl olarak etik, yaşamın güzelleştirilmesi, kendi doğallığına kavuşturulması açısından estetik Jineolojinin en fazla uğraş alanlarından birisi olacaktır. İyi, güzel ve doğru bir yaşamın nasıl olduğuna ve nasıl gelişeceğine dair köklü yoğunlaşma ve perspektiflerin ortaya çıkarılması gerekiyor. Etik ve estetik bilinci ve örgütlenmesi açısından etik-estetik kadın biliminin dalları olarak geliştirilecektir.
Kadının doğal, toplumsal mesleği ve eylemi: Ekonomi
Ekonomi de Jineolojinin temel bir parçası olarak ele alınacaktır. Yunanca “ev yasası” olan ekonomi, toplumun temel demokratik eylemi olarak kadın öncülüğünde geliştirilmiştir. Bu açıdan ekonomi, kadının doğal, toplumsal mesleği ve eylemidir. Toplumsallaşmanın en temelde ana ve çocuk arasındaki ilişki üzerinden gelişmesinden kaynaklı, hem kadının çocuğu karşısında hem de toplumsal yaşam karşısında harcadığı emek, kadının statüsünü belirlemiştir. Kadın öncülüğünde gelişen beslenme olanakları ekonominin başlangıcını oluşturur. “ekonominin gerçek sahibi tüm işgal ve sömürgeleştirme çabalarına rağmen kadındır” Kadının beslenme ile ilgili olanakları geliştirmesi, ekonominin gerçek yaratıcı olmasına da yol açmıştır. Neolitik toplumda kadın öncülüğünde geliştirilen ekonomi, temel ihtiyaçlar üzerinden üretildiği için her hangi bir zararı ve tehlikeyi barındırmamaktadır. Ahlaki ve politik toplumun ihtiyaçları temelinde geliştirilen ekonomi demokratik komünal özelliklere sahiptir.
Kurnaz ve güçlü adam ev ekonomisine bir hırsız gibi girerek, kadın öncülüğünde geliştirilen tüm ekonomik değerleri talan etti. Tüm bu değerler üzerinden kendi tekellerini oluşturarak ilk sermaye birikimlerinin tohumlarını bu alanda attı. Artık ekonomi toplumun ihtiyaçlarına cevap olmaktan ziyade kurnaz erkek şahsında devletin en büyük tekeli haline getirildi. Artı ürün ve artı değer gaspı için sürekli, acımasız yöntemler geliştirildi. Kurnaz ve güçlü adam sadece talanla yetinmedi, ekonominin gerçek sahibi olan kadını da ekonomiden uzaklaştırdı. Uygarlık tarihi bir anlamda kadına ait tüm değerlerin çalındığı, gasp edildiği tarihtir. Tabi kadının ekonomiden uzaklaştırılması toplumsal anlamda ciddi sorunlara yol açmıştır. Ataerkil zihniyet kadını hem ekonomiden uzaklaştırdı hem de yaşamın her alanında büyük emeğe sahip olan kadının tüm bu emeklerinide yok saydı. Uygarlık sistemi içinde kadın gücü çoğunlukta işsiz bırakılarak, eve hapsedilmiş, sürekli ev işleri ile sınırlandırılmıştır. Diğer taraftan ise ev işleri işten bile sayılmamıştır. Dokuz ay çocuğu karnında taşımak, doğurmak, beslemek, büyütmek yaşamın en zor işlerinden olmasına rağmen iktidarcı-devletçi zihniyet bunu iş bile saymamıştır. Ev işleri için değeri olmayan, beş para etmeyen işler olarak ele alınmıştır. Kadın emeği, uygarlık sistemiyle birlikte inkâr edilecek ve erkeğin hegemonyası altında kâr ve baskı aracına dönüştürülecektir.
Bu politikalar, tarihin hiçbir dönemiyle kıyaslanmayacak yoğunlukta ve şiddette kapitalizm döneminde geliştirilmiştir. Asla ekonomi olmayan, en fazla ekonominin canına okuyan kapitalizm kadın ve ekonomi düşmanlığını her yerde ve her zamanda geliştirmiştir. Ekonomik sorun, oldukça derinlikli tarihsel-toplumsal yönleri içermektedir. Emeğin gerçek sahibi olan kadından, Marksistler de dâhil, hiçbir öğreti bu emekten ve haktan bahsetmezler. Başta Rosa Lüksemburg olmak üzere kimi sosyalist feministler, kadın emeği ve ekonomi üzerine önemli tespitlerde bulunsalar da bunlar güçlü bir politik yaklaşıma dönüşmemiş, yaygınlaşıp, süreklileşmemiştir. Halen de bu alanda gerekli çözümleme ve politik tutum yeterince geliştirilmemektedir.
Kadın özgürlüğünü geliştirirken, kadının her alanda olduğu kadar ekonomi alanında da bir bilince, iradeye kavuşması  hayatidir. Toplumsal alanda ekonomik olarak kendimize yetecek bir güce kavuşamadığımız için kadın katliamlarının önüne geçmede yeterli olmuyoruz. Şiddete maruz kalan kadınları koruyacak, ekonomik anlamda işlevli kılacak alanları yaratmış değiliz. Bu tür alternatif çözümler olmayınca sonuçta egemen erkek kültürüne muhtaç kalıyor ve onun kurbanı durumuna düşüyoruz. Kadını en fazla bağımlılaştıran bu alanda politika sahibi olmamız özgür kadın hareketinin toplumsallaşmasını önemli bir düzeye taşıracaktır. Çünkü ekonomi erkek egemenliğinin, toplumsal cinsiyetçiliğin kendisini yaygınlaştırdığı ve süreklileştirdiği önemli bir alandır. Kadın cephesinden bu soruna, derinlikli yaklaşmak, yani sorunu tarihsel toplumsal boyutları ile ele alarak çözümlemek, bu temelde politikalar geliştirmek önemlidir.
Jineoloji ilk başta kadının analık emeği  temelinde emek-değer teorisini geliştirerek, kadını bu alanda güçlü politikalara kavuşturabilmelidir. Bu temelde ataerkil zihniyetin, kadın emeği üzerinden toplumda yarattığı cinsiyetçiliğin ortadan kaldırılması, demokratik temelde yeniden gelişimi, paylaşımı ve örgütlenmeyi sağlaması temel mücadele gerekçelerinden olacaktır. Bu mücadele ile emek üzerinden, ötekileştiren farklılaştırmaların, yabancılaştırmaların, özünden kopuşun ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır. Ekonomiyi kadın eksenli yeniden ve doğru tanımlayacak, gerçek işlevine kavuşturacak; tefeci, tüccar, para, sermayedar ve devlet tekelinden alıp tekrardan kadın öncülüğünde, topluma ait kılmanın değerlendirilmesi ve bilimsel kılınması Jineolojinin en temel görevlerinden olmaktadır. Kendi kendine yeterli olabilecek bir ekonomik örgütlülükle ekonomik yeterliliği sürekli olarak devlet ve iktidar güçlerinden beklenmesini kıracak ve yeni toplumsal yapılanmaları bu temelde güçlü bir ekonomik bilinç ediniminde önemli bir yeri olacaktır. Bu anlamda Jineoloji, ekonomi alanında yaşanan iktidar kaynaklı sorunları doğru bir çözümleme gücünü ortaya koymak kadar, bu sorunların aşılması ve alternatiflerinde yaratılmasını da kapsamak durumundadır.
Dünyamızı en fazla tehdit eden bir sorun: Demografya
Jineoloji’nin kendisini örgütlendireceği diğer bir alan da demografya (nüfus) alanı olacaktır. Yaşadığımız çağın en temel sorunlarından birisi de bu alanda yaşanmaktadır. Demografya sorunu bugün dünyamızı en fazla tehdit eden bir sorun haline gelmiştir. Biz, şüphesiz demografya sorununu tartışırken, bunun cinsiyetçi toplum ve kapitalist modernite ile bağlarını kuracağız. Çünkü nüfusun çoğalmasını sağlayanlar onlardır. Uygarlık sistemi gelişiminden günümüze kadar nüfus sorununa özel bir yaklaşım içinde olmuş, kârı-çıkarları temelinde politikalar üretmiştir. Ulus-devlette hanedanlık ve aile kültürü, yine bilinçli kışkırtılan ve şaha kaldırılan cinsellikle nüfus alanında çığ gibi büyüyen sorunlara yol açmıştır. Bu sorun bugün sadece toplumu değil, aynı zamanda doğayı da tehdit etmektedir. Toplumun ve çevrenin sürdürülebilirliliği açısından en büyük tehlike durumunu arz etmektedir. Bu tehlike, tehdit kendi başına bile, kapitalist modernitenin iflasını ele vermektedir.
Erkeğin küçük devleti: Aile
Modernitenin maskesini düşüren kurum yine ailenin iflas durumudur. Bu iflas aynı zamanda kapitalist modernitenin toplumla olan çelişkisinin, kriz ve kaotik durumun derinliğini de göstermektedir. Kadın köleliği, toplumsal köleliktir diyoruz. Neden? Çünkü kadın, hem toplumsallığın oluşumunda ve gelişiminde önemli bir role sahip hem de toplumun bir parçasıdır. Dolayısıyla kadının köleliği toplumun köleliği oluyor. Öyleyse kadın ve erkek ilişkilerinde çağımızda yaşanan kaotik durumda kapitalist modernitenin çelişkisi ve kaotik durumunu göstermektedir.
Uygarlık tarihi boyunca aile devletin çekirdeği olarak inşa edilmiştir. Bu bağlamda erkeğin küçük devleti olarak ele alınmıştır. Aile kurumunun uygarlık tarihi boyunca bu kadar yetkinleştirilmesinin kaynağında, iktidar ve devlete büyük zemin sunması, beslenmesi, süreklileştirmesi yatmaktadır. Bu zemin üzerinden ailede erkek, toplumda devlet hâkimiyeti kurumlaştırılmıştır. Aile kurumu içinde, erkek etrafında iktidar geliştirilirken kadında sınırsız bir sömürüye tabi tutulmuştur. Kadın, evin ücretsiz bir işçisi gibidir. Kadının tek ve temel işi çocuk doğurmak, bununla evde erkeğin, toplumda devletin iktidarını büyütmektir. Bu açıdan aile, iktidar ideolojisinin en fazla işlevsellik kazandığı bir kurumdur, tabi kendisi kurumlaşmış bir ideolojidir. Bu ideoloji üzerinde kendisini en fazla kurumlaştıran hanedanlık kültürü olmuştur. Erkek ailenin reisi, lideri olarak kendi hanedanlığını kurumlaştırır. Kadını ve çocukları özel mülkiyet anlayışı ve yaklaşımı temelinde ele alarak, kendi hanlığını bunun üzerinde inşa eder. Aile de ne kadar çok çocuk varsa erkek kendi hanlığı ile o kadar gururlanır, böbürlenir. Birden fazla kadına yine çok sayıda çocuğa sahip olmak erkekliğin aynı zamanda bir güvencesi olarak ele alınmaktadır. Aslan erkek bununla onur duyar, kendisini güvende hisseder! Erkeklik artık şahlanmıştır! Kendisini bu dünyanın imparatoru görür. Ancak evdeki aslan dışarı açıldığında devlet karşısında da kedi kesilir. Tabi bu tartışılması gereken diğer önemli bir konudur. “Kadın ve aileyi mevcut haliyle uygarlık sisteminin, iktidar ve devletin altından çekin, geriye düzen adına çok az şey kalır”. Çünkü uygarlık sisteminin temeli buna dayanmaktadır. Bu nedenle devlet toplum üzerinde, erkek de kadın üzerinde sürekli tekeller oluşturarak uygarlık sistemine süreklilik kazandırmıştır. Kadın bu anlamda, en eski ve güçlü tekeli de ifade etmektedir. “Kadın en eski sömürge halktır”. Bu tekel sonucu kadının payına düşen; sınırsız sömürü, sınırsız acı ve sürekli kriz ve savaş halidir. Toplumsal cinsiyetçilik de kadını nesnelleştirerek, sürekli iktidar konusu yapmıştır. Bu nedenle uygarlık tarihi boyunca kadın sürekli tahrik ettirilme ve iktidarı çoğaltma konumunda tutulur. Kadının iktidar ile ilişkisini bu temelde çözümlemek oldukça önemlidir. Her erkek, iktidar hırsını kadında gerçekleştirme zihniyetine fazlasıyla sahiptir. Aynı zihniyet, kadın cinsinin birbirleri ve çocuklar üzerindeki iktidar hırsı olarak daha da çoğalır ve uygulanır. İktidarcı-cinsiyetçi zihniyet ve sistem içinde bunun da derinlikli çözümlenmesine ihtiyaç vardır. Kadının iktidarla ilişkisini bu kapsam üzerinde çözümlemek, hakikatini açığa çıkartmak açısından önemlidir.
Çocuk doğurma, salt biyolojik bir olgu değildir. Oldukça kapsamlı kültürel ve sistemsel bir olgudur. Fakat iktidarcı-devletçi zihniyet, kadını hem biyolojik var oluş hem de iktidar ve devletsel var oluş için çocuk doğurma aracına dönüştürmüştür. Kadının, kapitalist sömürü sistemindeki rolü çok daha açık ve elverişli durumdadır. Sistem için ücretsiz çocuk doğurma ve büyütmekle her işe koşturulur. Uygarlık sistemi içinde kadının fiziksel ve ruhsal çöküşü iç içe gelişir. Bir kuluçka makinesine dönüştürülen kadın şahsında, bugün aile yapılanmasının karşı karşıya kaldığı sorunlar oldukça köklüdür. Başta da belirttik günümüzde aile iflasın eşiğine gelmiştir. Basından da takip ediyoruz başta Batı olmak üzere birçok coğrafyada aile kurumunu yeniden öne sürme, teşvik etme politikaları güncellik kazanmaktadır. ABD’de, Almanya’da bu yönlü yeni yasalar geliştirildi. Aile kurmak, çocuk sahibi olmak için maddi olanaklar seferber ediliyor. Kapitalist modernitenin kendisini süreklileştirmesi için yeni nesillere ihtiyacı duyuyor. Bugün Almanya toplumun yarıdan fazlası ihtiyardır, sistem kendini süreklileştirmek için genç nesillere ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla aile kurumunu ve çocuk doğumunu çıkarları temelinde tetikliyor.
Toplumsal alandaki parçalanmanın sebebinin aile yapılanmasının parçalanmasından kaynaklandığı öne sürülerek devletin protipi olan aileyi kurumunun mevcut haliyle varlığını korumasını belirtiyorlar. Erdoğan her gün ‘ üç çocuk’ istemini bas bas bağırmaktadır. Tabi Kürtler hızla büyüyorlar. Bu kadar çetin bir savaşa, verilen kayıplara rağmen Kürtler kendi soylarını bu alanda süreklileştirmeye çalışıyorlar ki bu da sistem açısından en büyük tehlikeyi ifade etmektedir. Bugün Kürt halkı açısından nüfus sorunu temel sorunlardan birisini teşkil etmektedir. Bu hem Ortadoğu hem de Kürdistan açısından temel sorunlardan biridir. Ulus-devlet kendi çıkarları doğrultusunda, istediğinde kısırlaştırma;istediğinde ise bir kuluçka makinesine dönüştürme politikasını geliştirmektedir. Nüfus planlaması adı altında, Kürt toplumunda dayatılan kısırlaştırma politikaları oldu, tabi tüm bunlar sonuçsuz kaldı.
Soykırıma maruz kalmış halklar açısından soya dayalı kendini büyütme, devamlılığını sağlama da bir direniş ve savunma biçimi olarak ele alınmalıdır. Ancak bu anlamı ortaya koymakla birlikte sonsuzluğun ve güç fikrinin çocuk üzerinden değil, ahlaki ve politik toplumun gelişimine dayandırılmasını belirtmektedir. Çocuk doğurmayı ve yetiştirmeyi bu önceliklerle bütünlük içinde çözümlemek bizler açısından temel bir konudur.Kürdistan’da aileler genelde çok çocuklu. Şimdi bu çocukların kültürel, ekonomik gelişimi de önemlidir. Sağlıklı gelişimleri için gerekli koşulların oluşturulması gerekir. İçinde yaşadığımız toplumsal gerçekliği ele aldığımızda bunun zemini yoktur. Kadın hareketi olarak çok çocuk ve çocukların bakımı konusunda kimi toplumsal politikalar oluşturmuş olsak da yeterli olmamıştır. Jineoloji bu alanda ne kadar radikal, alternatif projelerin sahibi olabilir bu da tartışılması gereken bir konudur. Öncelikli olarak çocuk doğurma ve yetiştirilmesini ekonomik ve ekolojik toplumun ihtiyaçları ve özgürlük felsefesi temelinde çözümlemek ve çözmek gerekir. Bu da Jineoloji’nin en temel görevlerinden birini oluşturmaktadır.
Erkekliğin en fazla kendisini sınadığı, şahlandırdığı bir alan: Cinsellik
Cinsellik uygarlık sistemi içinde en çok saptırılan konuların başında gelmektedir. Canlıların varlık sorunlarından biri olan üreme, uygarlık ve modernite tarihi boyunca içgüdüsellik olarak tanımlanmış, fakat bu tanımlama en ilkel bir soy sürdürme yöntemi olarak geliştirilmiştir. Bu yöntem üzerinden cinsellik toplumsal açıdan bir kanser gibi yayılmıştır. Toplumu körelten düzeyde ele alınan cinsellik, iktidarında aracı konumuna çekilmiştir. Dolayısıyla bu ilişkiyi toplumsal açıdan çözümlemek şart oluyor. Uygarlık tarihi boyunca kadın şahsında toplumun iğdiş edilmesi en fazla bu alanda yaşanan sömürü ile bağlantılıdır.
Tüm çalışmalarında iktidar zihniyetini kapsamlı çözümlemelere tabi tutan Foucault’un son kitabı olan Cinselliğin Tarihi bu konuda öğretici gerçekliğe sahiptir. Foucault, `cinsellik sorunuyla birlikte ortaya atılan, her şeyden önce bir iktidar sorunudur` diyor. Cinsellik erkekliğin en fazla kendisini sınadığı, şahlandırdığı bir alan olmaktadır. Amerika’da okuyan bir kadın ekonomik anlamda ciddi zorlanmaları yaşayınca internet aracılığı ile kendi bedenini pazarlığa sunuyor. Bakire olduğunu da vurguluyor. Binlerce erkek başvuruda bulunuyor. Kadını ilk ben elde edeceğim, onun sahibi ben olacağımı anlayışı kof erkekliğin bir sonucu olarak gelişmektedir. Demek ki söz konusu erkeklik olunca Ortadoğulu ya da Batılı olması fark etmiyor. Biçimsel farklılıklar olsa da aynı zihniyet ve yaygınlaştırılan kültür aynıdır.
Jineoloji toplumun en derin, en çok çarpıtılan ve iktidarın en büyük alanı haline getirilen cinsellik sorununu gündemine alabilmelidir.Jineoloji tüm bu tespit ve değerlendirmelerden yola çıkarak cinselliğin yeniden güçlü çözümlenmesini, tanımlanmasını yapabilmelidir. Cinsellik, toplumsal alanda en yakıcı sorunlarımızdan birisidir. İçimizde temel yaşanan sorunlarda biridir. İdeolojik, örgütsel ve savaş anlamında hangi soruna el atarsak kesinlikle bununla karşılaşırız. Ne görmezden gelebiliriz ne de yok sayabiliriz. Bugün toplumda kadının cinsellik alanında yaşadığı sorunlara çözüm gücü olmak açısından kendimizi derinlikli eğitme, yenilenme ve ölçüye kavuşturmamız gerekmektedir. Bu konuda önemli bir gelişim kazansak da yetersiz olduğumuz bir gerçek. Halen bu alanda var olan dogmalarımıza,tabularımıza güçlü yönelim içinde değiliz.Kadın akademilerimizde bu tür tartışmaları güçlü geliştirebilmeliyiz. Bu tartışmaları kapsamlı geliştirdiğimiz oranda zihinsel anlamda daha fazla aydınlanmayı yaşayacağımız cinsellik alanında güçlü bir kuramın sahibi olacağımız kesindir. En fazla kaybolduğumuz ve kendimizi en fazla bulacağımız, kazanacağımız bir alandır. Toplumsal alanda kadın olarak yaşadığımız tüm sorunları, nedenleriyle birlikte kapsamlı ele almak, çözüm üretmek bizlerin de en temel görevlerini oluşturmaktadır. Jineoloji bu alanda yaşanan sorunları da gidermenin alanı olabilmelidir. Cinsellik sorununu uygarlık tarihi içinde çözümlemek kadar Neolitik toplum gerçekliğinde kadının bu alandaki eğitici yaklaşımlarını, ölçüsünü de yeniden bilimsel ifadeye kavuşturmak, Jineoloji’nin en temel görevlerinden olmaktadır. Jineoloji’nin bu alanda ortaya çıkaracağı gerçekler toplumun ahlaki ve politik düzeyini, toplumsal var oluşları daha gelişkin nitelikte sürdürme potansiyelini ortaya çıkaracaktır. Toplum ve doğa karşısında büyük sorumluluklara sahip olan kadının, toplumu ve doğayı tehdit eden demografik sorunu çözmesi de temel sorumluluklarındandır. Kendisine bunu amaç belirleyen Jineoloji, kadının verili yapılanmasını aşmada, yaşamın her alanında özgür düşünce ve irade ile katılmasını da gerçekleştirmeyi sağlayacaktır. Jineoloji bu alanda kadının söz ve irade sahibi olması açısından ahlaki ve politik bilincin gelişiminde önemli bir rol oynayacaktır.
Kadın kölelik tarihi bilinmiyor, özgürlük tarihi de yazılmayı bekliyor
Jineoloji’nin en fazla üzerinde duracağı, geliştireceği diğer bir alan da tarih bilimidir. Tarih deyince değişik yorumlar ve tanımlarda gelişmektedir. Ancak ortaklaşılan bir görüş; `tarih varoluşun, gerçekleşen sürecin yorumudur.` Ne kadar farklı varoluşlar varsa, o kadar tarih de olacaktır. İnsanın olmakta olanın yani var olanın yerine olması gerekeni düşünebilmesi için mutlaka daha önce olanı, yaşanılanı bilmesi gerekir. Bu anlam üzerinde kimi filozoflar insanı tarihin bir çocuğu olarak adlandırmaktadır. İnsan biraz daha derinliğine düşündüğünde, ister farkında olalım ister olmayalım kesinlikle böyledir, hepimiz tarihin çocuklarıyız. Geçmişi bilmek, yani tarihi bilmek geleceğe her zaman yön vermiştir. Yaşanan tarihin bilinmesi, yorumlanması gelecek açısından insanı her zaman güçlü perspektiflere kavuşturur. Dünün bilinci, sadece bugünün değil yarının da bilinmesine, görünmesine yol açıyor. Bugün yaşadığımız an, yüzyıllar boyunca sürmüş olan mücadelelerin, emeklerin bir sonucudur. Bu emekler sonucu tarih, geleceğe açılan bir penceredir. Tarih sadece var olanları, yaşanılanları bilince çıkarmak değildir, aynı zamanda nasıl yaşamamız gerektiği konusunda bizi aydınlatan en temel kitaptır, bir hayat kitabıdır.
Tarih bilinci varlığımıza anlam katmamızı sağlayarak, bizi köksüzlükten kurtararak güçlü bir hafızaya sahip olmamıza yol açar. Tarih bilincimiz, felsefemiz ne kadar güçlü olursa hafızamız  da o kadar güçlü ve diri olur. Tarihin önemine sıkça vurgu yapsak da önemli olan tarihe nasıl baktığımızdır. Uygarlık güçleri tarih ve toplumu hep devletlerin inşa, yıkılış ve bölünme sorunları etrafında incelemiştir. Böylesi iktidarcı bakış, tarihin bir uygarlık tarihi olarak ele alınmasına, meşrulaştırılmasına yol açmıştır. Bu tarihsel bakış açısının körlüğe, sığlığa yol açtığı gibi tarihsel gerçekliklerin perdelenmesine de yol açmıştır.Tarihe yaklaşım açısından şimdiye kadar var olan yöntemleri, bunun yol açtığı sonuçları kapsamlı çözümleyerek, alternatif yöntemler geliştirerek de bunu aşmalıyız. Tarihe ne düz çizgisel bir yaklaşım içinde olmalı ne de kendi başına beklenen amaca doğru ilerlemek olarak ele almalıyız. Yani aşırı göreceliğe de boğmamalıyız.  “Tarih ne kendi başına kötülük kaynağı, ne de er geç iyilik sunucudur” belirlemesi  toplumun kendisinin muazzam bir çözüm kaynağı olarak ele alındığını gösterir.
Tarihsel-toplumsal açıdan doğru bir bakış açısına sahip olunursa insan toplumsallığı güzel yaşamayı, anlamlı yaşamayı mümkün kılabilir. Tarih aynı zamanda bir bütündür ve bu bütün içinde her bir parçanın yeri ve değeri vardır. Tüm küçük toplulukların, normal insanların hatta bireylerin de bu tarih içinde değerleri vardır. Doğa bu anlamda bir değere sahiptir. “Hep tarih toplumda, toplum da tarihte yansıdığı gibi toplum bireyde, birey de toplumda yansımasını bulmaktadir”. Tüm bu parçalar bir bütünü oluşturur. Bu nedenle her parçayı incelerken, bütünden ayrı ele almamak önemlidir. Kapitalist modernitenin en temel hastalıklarından olan Pozivitizm tarihi de parçalara bölerek bütünselliği zedelemiştir. Bu hakikati perdelemiş, gerçeği katletmiştir. Oysa bütünlüğü içinde bakılmayan hiçbir olgu, olay ve süreç doğru tanımlanamaz. Bu nedenle tarihin diyalektik bağını iyi bilmek ve bunun üzerinden yorumlar geliştirmek önemlidir. Doğru tanıma kavuşmuş bir tarih yaklaşımıyla toplumsal varlığı ve doğayı da doğru tanımlamak hayati oluyor. Bu anlamda, tarihe bakarken determinist, pozitivist bakış açılarından arınmak kadar tarihi zaman ve mekânla birlikte ele almak, yorumlamak önemlidir. Tarihi tüm dönemleri bu bağlamda çözümlemeden uygarlık tarihini bütünlük olarak anlayamayız. Eğer yazılan tarihten çok yazılmayan tarihi bilmek, öğrenmek ve algılamak istiyorsak adı dile gelmeyen mekânları, zamanları bilmek, dile getirmek önemlidir.
Uygarlık tarihi boyunca kadınlar hep tarih dışı bırakılarak, yok sayıldılar. Tarihi hep yazan, araştıran erkekler olduğundan onlar sadece egemen erkek tarihini yani ataerkilliğin tarihini yazdılar. Kadının tarihi karanlıkta bırakılarak toplum karanlığa mahkûm edilmiştir. Tabi tarih dışına itilenler sadece kadınlar değildi. Tüm ezilen kesimler, köleler, köylüler, proleterler de tarih dışında bırakıldılar. Dolayısıyla bu anlamda tarih sadece uygarlık güçlerine ait olan bir tarih olmuştur. Ancak tarihin gerçeği, hakikati bu değildir. Böyle olmadığını yenilenen tarih bilincimiz, felsefemizle daha iyi kavrıyoruz. “Kadın kölelik tarihi bilinmiyor, özgürlük tarihi de yazılmayı bekliyor”. Bu anlamda Jineoloji kadının kölelik tarihini aydınlatmak kadar kadının özgürlük tarihinin yazılacağı bir alan olacaktır. Kadın açısından tarih bilinci, felsefesi önemlidir. `Niçin tarih` dediğimizde, `kendimizi bilmemiz, tanımamız için.` diyoruz. Çünkü tarihi bilmeden, tanımadan kendimizi bilip, tanıyamayız. Güncel tartışmalarımızda en fazla üzerinde durduğumuz konuların başında tarih gelmektedir. Çünkü kadının en fazla kimliksizleştirildiği, hafızasızlaştırıldığı bir alan olmaktadır. Kadın kimliğini yeniden kazanmak bu temelde güçlü bir hafızaya da kavuşmak açısından tarih bilimi alanında aydınlamak önemlidir. Kadınlar olarak gerek tarihsel gerekse güncel olarak yaşadığımız tüm sorunları çözmek istiyorsak bize yine gerekli olan tarih bilincidir. Her zaman tarih bilincinin önemine değinerek, küçük-büyük attığımız her adımı tarihle bağlantılı ele alıp çözümlemeliyiz. Her tartışmanın, her davranışın başına mutlaka bunu oturtmalıyız. Tarihini bilmeyen her zaman köle kalmaya mahkûmdur, her zaman tarih konusunda eğitime, araştırmaya ve yorumlamaya dair yaklaşımımız olmalıdır.Bu anlamda tarihte var olan değerler kadar yitik olan tüm değerler gün yüzüne çıkartılarak aydınlatılmış, hak ettiği değeri bulmuştur. Tarih tüm değerlerin ortak ifadesi olarak ortaya konulmuştur. Jineoloji, bizleri daha güçlü bir tarih bilincine, felsefesine kavuşturmanın alanı olabilmelidir. Tarihe bakış açısından bizlerin de en temelde yaşadığı ciddi sorunlar vardır.Halen tarihe bütünlüklü bir bakış açısı geliştirmekte zorlanıyoruz. Pozivitizm bu anlamda bizde güçlülüğünü korumaktadır. Oysa ki en tehlikeli bakış açısı da; olgu, olay ve süreçlere tekil zihniyetle daha doğrusu parçalanmış zihniyetle bakmaktır. Genel olduğu kadar, kendi tarihimize bakış açımızda da bu baskın gelebiliyor. Eğer halen birçok sorunumuzun tekrarından bahsediyorsak önemli bir nedenini de böylesi bir bakış açısı oluşturmaktadır. Kadın tarihini ele alırken halen bir takım olgu ve olayların etrafında dönüp duruyoruz. Yine bireylere takılıyoruz.
Her dönemde büyük emeklere sahip olan kadınları açığa çıkarabilmeliyiz. Bunlar önemli değerlerdir. Ataerkilliğin yok saydığı, tarih dışına attığı tüm kadın kimliklerini, değerlerini açığa çıkarmak, kendi değerlerimizle ortaklaştırmak önemlidir. Bunları açığa çıkarırken bir bütünsellik içinde ele almamız önemlidir. Özellikle diyalektik bir bağ içinde çözümlemek, var olanı eleştirmek ve açığa çıkanı da bu temelde anlamlandırmak gerekmektedir. Yani Hipatya’ yı tanıyalım. Bir kadın filozof olarak onun da tarihe kattığı ancak ataerkil perde ile örtülenen değerleri vardır. Tüm bu perdeleri yırtalım. Ancak buna yol açan nedenleri çözümleyelim, yorumlayalım. Bunu yaparken Mısır’da, Hindistan’da, Roma’da, Amerikan ormanlarında yüzlerce, milyonlarca katledilen, diri diri mezara gömülen kadınların hikâyelerini de bilelim, değerlendirelim. Kadının tarihte kayboluşunun derin acısını da hissedelim. Eğer canlı bir tarih bakış açısına sahip olursak tarihten sürekli öğrenme, anlama çabası içinde olarak günümüzü anlamlı kılabilir, geleceğimize yön verebiliriz. Bunu yapmaya da çalışıyoruz. Ama yarımlılıklarımız, yetersizliklerimiz çok. Öyle olmasaydı on yıl önce yaşanan, adı konulan birçok şeyi yaşar mıydık? Sanki yeni tespitlerde bulunuyormuşuz gibi çoğu kez böyle yaklaşanlarımız da oluyor.Kendi tarihimizi doğru bilince çıkarmazsak kendi kimliksel duruşumuzu da güçlendiremeyiz. Doğru bir tarih bilinci bize her zaman mücadele azmi, inancı kadar, kararlılığı aşılar.Tüm bu tartışmalar her alanda olduğu kadar tarih alanında bizleri doğru bir bakış açısına kavuşturabilmelidir. Tarih bilimi, felsefesi konularında yetersizliklerimiz var.Bu çalışmaları süreklileştirerek derinleştirebilmeliyiz. Hem tarihe bakış açımızı güçlendirmemiz açısından hem de kendi tarihimizi daha güçlü bilimsel ifadeye kavuşturmamız açısından önemlidir.  Oysa bu tarihi yaşayanlar, kendi tarihlerini de yazabilmeliler. Tarihi ele alırken tüm bu yaklaşımları kapsayan ancak olması gerekeni ortaya koyan bir yaklaşım olabilmelidir.
Mutlak doğrular yoktur sadece doğruların yorumlanması vardı. Tartışmaların olması, yorumların güçlenmesi önemlidir. Ama biz virgül değil genelde nokta koyuyoruz, böyle olunca da tartışmalarımızı süreklileştirip derinleştirmiyoruz. Jineoloji tüm bu sorunları gündemine alabilmelidir, alması da gerekiyor. Bununla birlikte önemli olan bir yön de hem genel hem de Kürt kadını açısından güçlü tarihsel materyallere sahip değiliz. Bu da ciddi bir sorun olarak gündemimize girmektedir. Kürdistan tarihine ilişkin ne araştırma yaparsak yapalım öncelikli olarak İngilizlerin materyalleri karşımıza çıkıyor. Bunu söylerken Kürt aydınlarının da bu alandaki araştırmalarını yok saymıyoruz. Ama gerçekten birkaç bireyi geçmeyecek düzeydir. Ancak Ortadoğu özellikle Kürtler üzerinden en fazla kitap yazan İngilizlerdir. Tabi bunun nedenleri bizler açısından anlaşılırdır. İngilizlerin yazdığı tarihten, ne kadar doğru bilince ulaşabiliriz. Ancak bu alanda bizler ne kadar araştırma-inceleme çalışması yürütüyoruz, tartışılmaya değer. İdeolojik, kültürel yani sosyolojik olarak belli yorumları, değerlendirmeleri geliştirme yaklaşımlarımız olsa da hem Kürt tarihi, bununla birlikte Kürt kadın tarihine dönük ciddi araştırmalarımız  gerçekleşebilmelidir.
Antropoloji alanında en fazla uğraş gösteren erkeklerdir. Buradan hareketle antropolojiyle hem eski toplumların doğru tanımlanması, hem de kültürel antropolojiyle toplumsal gelişimin temel öğelerinin anlaşılması açısından ilişki içinde olmak Jineoloji açısından da bir ihtiyaçtır. Bunu yaparken sosyal bilimlerin kendi dalları arasındaki kopukluğu gidermenin ve alanı bütünlüklü hale getirerek insan ve toplum gerçeğini bütün yönleriyle tanınır hale getirmenin temel çalışması olacaktır. Dolayısıyla bu anlayışa dayalı bir bilgi disiplininin gelişmesi sosyal bilimin mevcut çıkmazını aşmaya yol açacaktır. Dolayısıyla Jineoloji sadece kadınla ilgili değil, kadın eksenli bakışın bilimsel temele kavuşmasıyla tüm toplumun sorunlarını, esasta da yaşamın anlamını içeren bir nitelikte olarak, tarihi ve güncelliği içerisinde kadının sistemli bir bilinç örgüsüne kavuşmasının alanı olacaktır.
 Hakikat insan toplumsallığı olduğu kadar, doğanın kendisidir: Ekoloji
Doğal varoluşun ve yaşamsal etkinliklerin düşünce hareketi ve üretimi olarak tüm felsefik akımların sentezi olan ekoloji de Jineolojinin temel alanlarından birini oluşturacaktır.
İnsan toplumsallığında yaşanan bozulma ve bunun doğada yol açtığı yıkım, bugün kaldırılamayacak düzeye gelmiştir. Ekolojik alanda büyük bir kriz ile karşı karşıyayız. Bu ekolojik krizin nedenlerini ne sadece teknoloji de ne nüfus büyümesinde ne de doğaüstü bir gücün insanları cezalandırmasında aramalıyız. Bu krizin nedenleri biraz araştırıldığında, altından doğaya hükmetme anlayışı çıkıyor. Bookchin’in de dediği gibi, “Bugünkü ekolojik krizin köklerini bulmak için sadece tekniğe, demografiye, büyümeye ve sağlıksız refaha bakmak yetmez; bunların altında yatan ve insan toplumunda- sadece burjuva, feodal ve antik toplumda değil, genel olarak sınıflı toplumda değil, bizzat uygarlığın şafağında- hiyerarşi ve tahakkümü üretmiş olan kurumsal, ahlaki ve tinsel değişmelere çevirmeliyiz gözümüzü” demektedir. Günümüz açısından kabul edilen, ekolojik yıkıma neden olan iktidarcı-devletçi zihniyet yapısının tarihte bir bozulma ve sapma olarak gelişmesi ve kapitalist sistemde de zirveye taşınmasıdır. İnsan özgürlükçü, eşitlikçi bakış açısını yitirdikçe, egemenlikçi, baskıcı, yalan ve talana dayalı bakış açısının gelişmesi sonucu yaşanan toplumsal sorunlar ortaya çıkmış bu aynı zamanda doğa karşısında da ciddi sorunlara yol açmıştır. İnsanın, insana tahakkümü ile insanın doğa üzerinde tahakkümü de başlamıştır. Bu konuda Eko feministler de önemli bir tespitte bulunmuşlardır. Dünyayı kurtarmak için ekolojik devrim şarttır diyen bu feministler, kadın ve doğa sorununun nedeni, erkek egemenlikli zihniyet ve sistemdir demektedirler. Kadın üzerindeki tahakküm, doğa üzerinde tahakküme de yol açmıştır diyerek, ataerkil zihniyetin doğada ne varsa tükettiğini de belirtiyorlar. En çok kadın ve doğa benzerliği, yakınlığı üzerinde durmaktadırlar. Tüm bu tespitler ışığında, ekoloji sorununa yol açan, beş bin yıllık ataerkil zihniyet ve ona dayalı yapılanmalar olduğu somutluk kazanmaktadır.
Doğa, kadının yaşamdan ve özgürlüğünden uzaklaştırılmasıyla birlikte, insandan uzaklaştırılan, denetim altına alınan bir alandır. Doğanın bir parçası olarak insan, ondan kopmakla kendisine de yabancılaşmıştır. Böyle bir insan zihniyeti ve ona dayalı yaşamı, evren-insan denklemden de çok uzaklaşmıştır. Böyle bir idrakten yoksunluk, varolan yabancılaşmayı derinleştirmiş, doğayı tahrip etmiştir.
İnsanın kendine yabancılaşması, topluma yabancılaşması aynı zamanda doğaya da yabancılaşmasına yol açtı. Bu yabancılaşma, bir sapmanın ürünüyse Jineoloji, kadın-doğa, insan-doğa bağını tanımlayabilmelidir.
Neolitik toplumda insan ve doğa ilişkileri oldukça canlı ve bu temelde bir süreklilik taşımaktaydı. Toplumsallaşmanın her gelişim aşamasında, doğanın büyük bir etkisi söz konusudur. Bu nedenle toplumsallaşan insan, toplumsallaşan doğadır, denmektedir. “Doğa kendisini insanda dile getirmektedir” . Toplumsallaşarak kendi farkına varan insan, özünde kendi farkına varan, kendisini insanda anlaşılır kılan doğadır. Bu anlamda insan toplumsallaştıkça, doğayı da dönüştürür, onu da toplumsallaştırır. İnsan toplumsallığı, doğada yansımasını bulurken, aynı temelde doğa kendisini insan toplumsallığına yansıtır. Doğa; kendi renklerini, potansiyelini ve dinamizmini, insan ve topluma yansıtır. Kendi gücünü, toplumun gücüne katar. Bu temelde doğa ne kadar yetkin ve doğru kavranırsa insan da toplum da bir o kadar doğru ve yetkin kavranır.
Kadınlar olarak kendimizi, aynı zamanda demokratik-ekolojik topluma dayandırmalıyız. Dolayısıyla ekolojik sorunları en temelde gündemine alan ve çözümler geliştirmesi gereken güçlerden birisi olmaktayız. Doğa ve toplum arasındaki farklılıkları ve bağlılıkları gözeten, ekolojik bilinç temelinde yeniden bir kuram geliştirmek de Jineolojinin temel görevi olacaktır.
Farklılıklar çağından geçerken doğadaki farklılığa, renkliliğe, ahenge ve düzene denk bir yapılanmayı geliştirmek önem taşımaktadır. Özgürlük de bir anlamda farklılık, çeşitlilik, renklilik ve çoğulculuk demektir. Doğa bu konuda, muazzam bir zenginliğe sahiptir. Bu zenginliği görmek, bilmek ve hissetmek önemlidir. Bu açıdan doğaya yaklaşımımızda, ağırlık kazanan hangi bakış açısı olmaktadır, bu önemlidir. Doğaya yaklaşımda, özgürlükçü bir bakış açısı esas alındığında doğa ile bir uyum-ahenk, sürekli birbirini besleyen bir ilişki içinde olunur. Biz bunu Neolitik toplumdan da biliyoruz. İnsan kendisini doğanın bir parçası olarak ele alıyordu. Bu nedenle doğada var olan her şeye bir anlam yüklüyordu. Anlam yüklü duygusal zekâ ile doğadan insana, insandan doğaya sürekli bir akış söz konusuydu. Jineoloji, bu akışın yeniden sağlanılacağı alan olacaktır. Bu esas üzerinde ilk başta ekolojik krize yol açan iktidarcı-devletçi zihniyeti ve ona dayalı yapılanmaları kapsamlı bir çözümlemeye tabi tutacaktır. Özellikle insan-doğa, kadın-doğa ilişkilerine yeniden bir tanım ve anlam yükleyecektir.
Toplumsallaşmanın ilk aşamalarını tartışırken toplum açısından kadını hep ilk öğretmen olarak ele alırız. Bu doğru bir tespittir. Ancak kadının bir öğretmeni vardır, o öğretmen doğadır. Kadın birçok buluşu, anlamı, doğayı gözlemleyerek yaratmıştır. Jineoloji de ekoloji alanında araştırma yaparken, evreni, toplumu tanımlamaya çalışırken, muhakkak temel kaynak olarak kendine doğayı alacaktır. Bu kadına daha güçlü bir ekolojik bakış kazandıracaktır. Ekolojik bakışı geliştiren kadın, aynı zamanda etik-estetik anlamında bir güce ulaşacaktır. Bununla birlikte kadına, sanat ve kültürel anlamda güçlü bir bakış ve duruş kazandıracaktır. Tüm bunların gelişimi için de Jineoloji ilk başta iktidarcı zihniyeti kendi cephesinde güçlü bir çözümlemeye tabi tutması gerekiyor. Bu zihniyet aşılmadan doğru ve yetkin bir ekolojik bakış açısı da kazanılamaz. Kadın ekolojik bakış açısı kazandığı oranda, analitik ve duygusal zeka birlikteliğini de daha güçlü yaşamsallaştıracaktır. Zekâ anlamında daha esnek, anlam yüklü bir gelişimi yakalayacaktır.
Hakikat insan toplumsallığı olduğu kadar, doğanın kendisi ise;  Jineoloji bu anlamda hakikati yeniden açığa çıkarmanın ve ona ulaşmanın en büyük mücadele alanı olacaktır.
Politikasız kadın kaybetmeye mahkumdur
Jineoloji’nin önemle üzerinde duracağı bir alan da politika olacaktır.
Kadının varlık gerekçesini oluşturan, ahlaki ve politik yapılanmasıdır. Ahlak kadının kendini özgürce var etme kuralı, politika ise onu uygulama gücüdür. Politikanın temel rolü de ahlaki kuralları sağlama ve temel zihniyet ihtiyaçlarını gidermede yol ve yöntemi sürekli tartışarak yaratma kararlılığıdır. Kendini tanımayan, kendisiyle buluşmayan yine kendi varlığı hakkında tartışmayan, kararlar almayan kadın, tabi ki egemen sistemin en güçlü kullanım aracı ve zemini haline gelecektir. Uygarlık tarihi, bu yönlü oldukça güçlü malzemelere sahiptir. Beş bin yıllık ataerkil tarih, kadının ahlaki ve politik gücünü kırmak, yerine kendi iktidarını geçirmekle var olmuştur. Uygarlık tarihinin başka bir izahı olamaz. Her ne kadar çeşitli ideolojik-politik maskelerle bu gerçeklik gizlenmeye çalışılsa da gerçek olan; ataerkil tarih, kadının ahlaki ve politik değerleri üzerinde geliştirdiği gasp ve yalan kültürüdür. Bu tarih, egemen ve köle tebaalarıyla, ideolojik, kültürel, sanatsal ve ekonomik olarak egemen erkek kişiliğinin pekiştiği tarihtir. Bu tarih derinlikli incelendiğinde, yaşanan tüm mücadele süreçlerinin, özünde köle-egemen çelişkisinin köklü olduğu görülecektir. Bu nedenle kadın ve iktidar ilişkisinin derinlikli çözümlenmesi, güçlü bir ahlaki ve politik duruşu ve katılımı için şarttır.
“Gerçek anlamda politika ile demokrasi özdeş kavramlardır. Eğer özgürlük politikanın kendini ifade ettiği iklimsel alansa, demokrasi de bu alanda politikanın icra tarzıdır. Özgürlük, politika ve demokrasi üçlüsü, ahlaki temelden yoksun olamazlar”.
Ahlaki bir donanım ve gelişim olmadan politik bir duruş, yani güçlü bir demokrasi bilinci ve örgütlülüğü geliştirilemez. Kadın, güçlü politik bilinç ve duruş kazanmak için iktidara dayalı yapılanmaları güçlü bir bilinçle ele alıp, çözümlemek zorundadır. Hiçbir şekilde iktidar ve ona dayalı yapılanmalar, özgürleşmeyi amaç bellemiş kadın açısından bir tercih olamaz. Özgürleşmek isteyen kadın, kendi hedef ve ilkelerini, ancak kendi özgür iradesi ve gücü ile belirler. Güncel tartışma ve kararlar kadar, stratejik kararları kendi iradesi ve gücü ile belirlemesi gerekmektedir. Kadını, toplumu, yaşamı incelemek, doğru bilgiye dayalı açığa çıkarılmış gerçekliği, irade olarak görmek jineolojinin politika bilimine getireceği yeniliktir. Toplumsal gerçeği merkez alan jineoloji, politikayı iktidar alanı olmaktan çıkarmayı amaç edinmelidir. Bu anlamda jineoloji politika alanında, eleştirici ve düzeltici bir işlev ve role sahiptir.
Temel ilkelerimizden biri de; kadınin yaşamın tüm alanlarında, kendi hakkında karar sahibi olmasıdır. Kadının her alanda karar hakkının, irade gücünün gelişebilmesi için bilinç anlamında köklü bir yenilenmeye ihtiyacı vardır. Bunun gerçekleşebilmesi için kendi eğitim zeminlerimizi, tartışma platformlarımızı, güçlü geliştirmemiz gerekmektedir. Kendisi ve yaşadığı sorunlar hakkında yeterince tartışmayan, kararlarını bu temelde ortaklaştırmayan kadın, yetkin bir politik irade de ortaya koyamaz. Bu temelde kendi sorunlarımızı, süreci, politikayı, kültürü, sanatı, toplumu, erkeği ne kadar güçlü tartışabiliyoruz, bu önemlidir. Bunları güçlü tartışma, çözümleme, var olanı eleştirme ve olması gerekeni de belirleme, politika alanında sürekli bir üretime sevk edecektir. Ancak bu alanlarda çok ciddi boşluklarımız var ve bunu iktidarcı zihniyet doldurabilmektir. Politik alandaki boşluk, yetersizlik ya erkeğe ya da devlete kapı aralayabiliyor. Bunların aşılması da ancak, ahlaki bilinç temelinde politika üretmekten geçmektedir. Bu sorunu sadece biz değil, dünya kadın hareketleri tarihinden de öğreniyoruz. Politika sorunu, kadın için hem tarihsel hem de güncel açıdan yakıcı bir sorundur. Jineoloji, bu sorunu da gündemine alarak, politikanın doğru bir tanıma kavuşmasını sağlar. Bununla birlikte kadın ve toplum açısından politikanın işlevli olmasına da yol açmalıdır.
Son süreçte tartışılan konuların başında kadına dönük şiddet gelmektedir. AKP zihniyetinin kendisi şiddet üreten bir zihniyettir. Şiddeti en fazla tırmandıran ve meşrulaştıran bu zihniyettir. Bunun dışına çıkmadan nasıl bir çözüm geliştirebilinir ki?  AKP bugün yaşamın tüm alanlarına, sorunlarına el atmaktadır. Sorunun kendisine kaynaklı eden çözümünü de geliştirmez..Biz böylesi gündemler, projeler temelinde kadını, politik bir güç ve örgütlülük haline getirebiliriz. Jineoloji bu sorunları da çözebilmenin, aştırabilmenin alanı olabilmelidir. Özellikle kadını politika sanatında geliştirmenin, yetkinleştirmenin alanı olmalıdır. Sadece dışa dönük değil, kendi içimizde Jineoloji, politika alanında yaşadığımız sorunları gündemleştirmeli ve çözüm yaklaşımını geliştirebilmelidir. Jineoloji bu anlamda, ahlaki ve politik toplumun yapısallık ve işlevsellik kazanmasında da önemli bir alan olmaktadır. Bu temelde ortak irade ve akıl gücü olarak politikayı kendi eksenine en güçlü bir biçimde oturtabilmelidir.
Bilim çalışması olarak Jineoloji, kendisini güçlü bilimsel verilere kavuşturabilmelidir. Tarih, toplum, ekonomi, ekoloji, etik-estetik vb. disiplinler jineolojinin ilişkili olduğu alanlardır.Yeni bir bilim anlayışımız ve yöntemimiz nasıl olmalıdır, tüm bunları inceleme-araştırma ve tartışma ile belirleyebilmeliyiz.Bakış açısı kazanmada, doğru yöntemi belirlemede, yine güçlü yorum gücüne kavuşma açısından böyledir. Derinlikli bir yoğunlaşma ve özümseme olmalıdır.Derinlikli bir bakış açısı ile birçok kaynaktan yararlanabilmeliyiz. Hem kadın sorunu açısından hem de sosyal bilimler açısından bizlere yol ve yöntem konusunda faydalı olabilecek önemli kaynaklar da vardır. Bunları gündemimize alarak, güçlü bir yorumlama ile var olan tartışmalarımızı derinleştirebilmeliyiz. Önemli olan, süreklileşen bir yoğunlaşma içinde olmaktadır.
Sürekli bir tartışma, yorum, analiz yapmanın zeminlerini güçlendirmek, kadın hareketi olarak bizlerin gündemini çok değiştirecektir.Her şeyden önce bizi asıl olana odaklayacaktır. Kendi önceliklerimizi daha güçlü belirlememize yol açacaktır. Kadınlar her alanda harıl harıl bir üretim içindeler. İdeolojik, felsefik, sanatsal, ekonomik ve bilimsel üretim halindeler. Bunun bize kazandıracağı enerji ve güç tüm çalışma alanlarında bizi daha yetkin kılacaktır. En azından nasıl yaşamamız, nasıl katılmamız ve ne yapmamız gerektiği noktalarında bizi daha fazla aydınlatacaktır. Aydınlanan kadın, aydınlanan erkek, aydınlanan toplum olacaktır. Bu anlamda Jineoloji, kadının aydınlanma alanı olacaktır. Kadın aydınlandıkça, tüm karanlıklara karşı daha güçlü bir ışık saçıp mücadeleyi yükseltecektir.