türkçe 1

JINEOLOJI
Neden Jineoloji?

Jineoloji (kadın bilimi) tartışmaları, Kürt kadınlarının özgürlük mücadelesinde yeni bir evreye geçişin adı olmaktadır. Kadın zihniyet dünyasını inşa etmeye dönük bir yöntem önermesi olan jineoloji, egemen erkek zihniyeti ve onun tüm ideolojik süreçlerine köklü müdahale anlamını da içermektedir. Jineoloji, bu anlamda epistemolojik bir süreci işaret etmektedir. Kadının, kadın bilgisine dolaysız biçimde ulaşması, kendi bilgisinin bilimsel üretimini gerçekleştirmesi ve kadın eksenli toplumsallaşmayı yeniden oluşturmayı hedeflemektedir. Kadına dair bilginin doğasına ve kaynağına kadınların kendi disiplinlerini oluşturarak ulaşmasını, yorumlamasını ve anlamlandırmasını ifade eden jineoloji, bu paralelde egemen erkeğin bilgi üretim süreçlerine, yorum ve kavramlarına yönelik kuşku, eleştiri ve karşı arayış sürecini amaçlamaktadır. Kadın sosyal bilimi, kadın ekonomi bilimi, kadın tarih bilimi, kadın siyaset bilimi, kadın cinselliği tarihi, kadın ve demografya vb. bilimsel dal yapılanmaları tartışmalarını başlatan jineoloji, bir çok gelişmeye de yol açacaktır.

Neden Bir Kadın Bilimi?

Neden Jineoloji sorusu, sürecin doğası gereği sıkça sorulmaktadır. Bu sorgulama paralelinde kadın, felsefe, bilim, din, mitoloji, ahlak tarihinin aleyhine işleyen iktidarcı egemen erkek yapısını açığa çıkaracağı gibi; kendini, kendi aklı, zekâsı ve duygusu ile ele alacaktır. Ve bilimin kalbine duygunun, sezgisel zekânın anlam gücü ile katılacaktır. Kendi adına düşünemeyenlerin kendilerini yönetemeyeceği, yani özgür olamayacağı gerçekliği, jineolojinin hakikat arayışının temel noktasını oluşturmaktadır.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Özgürlük Sosyolojisi adlı kitabında kadın ve demokratik modernite güçlerinin direniş ve özgürlük arayışlarının hedefine ulaşamama nedenlerini; eşitlik, adalet, özgürlük gibi değerleri sistemleştirip tarihselleştirememek olarak tarif etmektedir. Yine iktidarın ve devletin değerler dizisini sistemli ve tarihsel olarak aşamamak, beraberinde nesne olmayı getirir, demektedir. Yani kendi hakkında düşünememek, kendini yönetememek ve iktidarın egemenliği altında yaşamayı kabullenmektir.

Sistemleşme ve tarihselleşmenin ön koşulu , zihin inşasını paradigmasal ölçekte tamamlanmaktır. Hegemonik sistemler, zihinsel alanda paradigma oluşumlarını sağladıkça iktidar yapılanmalarını ve sömürgelerini sağlayabilmişlerdir. İktidarın ve sömürünün felsefik ifadesi olan özne-nesne ayrımı doğa ve toplumsal yapılarda kurgulandıkça, toplum özne (erkek)-nesne (kadın), özne (efendi)-nesne (köle), özne (devlet)-nesne (toplum) ikilemlerine bölünerek parçalamışlardır. Özne-nesne ayrımının merkezinde yer aldığı egemen ideolojiler iktidar aklıdır ve tüm çabası kadın ve toplumu yönetme-yönetilmeyi hedeflemektedir.

İktidarcılığın zihinsel üretim alanlarından biri olan mitoloji, özne-nesne ayrımına dayalı felsefe ve bilim alanına bakıldığında, toplumsal cinsiyetçiliğin üretimini öncelikli ele almaktadır. Erkek egemen akıl, toplumsal cinsiyetçiliği zihinsel olarak inşa etmeden kadın-erkek ilişkilerini, mülkiyet ilişkisine dönüştürmeyeğinin bilincindedir. Çünkü kadını özel mülkiyetine almak, aynı zamanda tüm özel mülkiyet biçimlerini geliştirmenin ön zeminidir. Tam da erkeğin bu ekonomi-politiğine karşın, kadın kendi ekonomi bilimini oluşturmayı kaçınılmaz bir süreç olarak ele almak mecburiyetindedir. Dolayısıyla köklü özgürleşme sorunlarını aşmak için kadın ve diğer demokratik modernite güçleri alternatif sistemlerini inşa etmeye yönelme ve bunu sağlayacak değerleri oluşturmak, en önemli husustur.

Jineoloji bu temelde kadın eksenli özgürlükçü toplum hedefiyle; özgürlük problemi ve erkek egemen ideolojileri aşıp demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlüğü paradigmasını inşa ve çözme diyalektiğidir. Bilimin yalnızca egemen erkek iktidarının denetiminde olduğu, egemen erkeğin cinsiyetçiliği ürettiği eleştirisine dayanarak alternatif çözümler açığa çıkmaz. Çağın özgürleşme sorunlarını aşmak için öncelikle bilimin erkek aklının kendini en mükemmel örgütlediği alan ve hatta bilimin „erkek“ cinsiyeti olduğunu görülmek zorundadır. Analitik, nesnel, deneysel, soğukkanlı, akılcı bilime köklü müdahale gerçekleşmediği takdirde, bilime „erkek“ demek kaçınılmaz olacaktır. Jineoloji bu anlamda iktidarcı ve „erkekçi“ bilimin sisteminin dışına çıkmayı, kadın bilimi ile zihniyet sisteminin alternatifini geliştirmeyi amaçlamaktadır.

Ancak jineoloji yeni tartışmaya açılan bir yöntem önermesidir ve bu neden le tüm toplumun, kadın oluşumlarının, kadın düşünürlerin ve akımların tartışmasına, değerlendirmesine ve katkısına ihtiyaç duymaktadır.

Jineoloji , politik veya sosyal bir akım değildir. Kadın hareketleri ve sosyal akımları jineoloji ile karşılıklı alternatif ilişkisi içinde değildir. Aksine karşılıklı birbirini geliştirme, etkileme ve birinin zihinsel süreci, diğerinin sosyal-politik süreci yapılandırma rolleri vardır.

Zihinsel Ve Siyasal Sömürü Dünyasına Karşı Jineoloji

Sömürü düzeni ile ahlaki değerler sistemi nin birlikte yaşama kültürünün birikimiyle oluşan toplumsallık beş bin yıl nasıl bir arada yaşayabildi? Toplumsal yapıyı, iktidarcı ve devletli sistemin taşıyıcısı yapan ve kadınları kendilerine düşman olan toplumsal cinsiyetçilikle bir arada tutan nedir

Gönüllü kabulleniş olamaz. İnsanın doğasında var olan kendilik, öz varlığının doğal akışına göre yaşama refleksi , canlıların en temel özelliği olarak iç güdüseldir. Diğer canlılara nazaran duygu ve akıl birliği temelinde toplumsallaşan insan gerçeğinde doğal varlığını koruma ve geliştirme refleksi azalmamış, aksine pekişmiştir. Yani adını koysun ya da koymasın özgür yaşam toplumsallığın temel özelliklerinden biri iken, bu kadar güçlü bir duygu, bilinç ve kültürden uzaklaşmak gönüllü olamaz.

Çıplak zora karşı kadınların ve halkların direnişi her zaman çok görkemli olmuştur. Uygarlık tarihi, köleliğe karşı insanlığın ölümüne direniş efsaneleriyle doludur. Ama tarihin seyrine bakıldığında kesintisiz bir direniş halinin olmadığı da görülecektir. Uygarlık tarihi boyunca uygarlık ile toplumsallık arasında yaşanan gerilim kesintisiz bir başkaldırı ve çatışma halinin yaşanmadığı açıktır. Zaten tarih boyunca sürekli çatışma ve savaş halinde olmayı toplumsal bünyeler kaldıramaz. İnsanlık beş bin yıl boyunca aralıksız çatışma halinde olmamıştır. Bundan şu sonuç çıkıyor: Ataerkil anlayış temelinde örgütlenen devlet ve iktidar aygıtları kadınlara ve topluma karşı sadece çıplak zor yöntemiyle yönelmemiş, başka yöntemlerde uygulamıştır. Her açık saldırı direnişe yol açtığından, amacı gizleyen, zihniyeti etkilemeyi esas alan yöntemler yoğunluklu ve sistemli olarak işlenmiştir. Erkek egemenlikli anlayış ve kuralların giderek birikip büyümesine rağmen, kadınların sistemin hizmetine koşulmasını, iktidarın toplumun sırtında kambur gibi taşınmasını sağlayan olgu, toplumun doğal yaşama dayalı zihniyet yapısının saptırılmasıdır.

Uygarlığın Zihniyet Yapılanmasının Merkezinde Kadın Karşıtlığı Vardır

İnsanlığı diğer canlılardan ayıran ve en güçlü özelliği olan zihniyet dünyası, aynı zamanda en zayıf tarafıdır. İnsan varlığının en önemli faktörü manevi dünyasıdır. Yaşam; duygu ve düşüncelerin anlama kavuşması, hafızalaşması, geleceği hayal edebilme zemini oluşturması ve pratikleştirilmeleri üzerinden yaşanır. Özgür duygular ve özgür düşünceler, yaşanan yaşamın da özgür olduğunun ifadesidir. Bunun tersi de doğrudur. Manevi dünyanın sömürülmesi ve kontrol edilmesi kadınların ve toplumun kontrol edilmesini sağlamıştır. Toplumun duygusu, bilinci ve eğilimleri uygarlık lehine yönlendirilerek, çarpıtılarak, belleksizleştirilerek, yani zihniyeti saptırılarak ataerkillik, devletçilik, iktidarcılık yapılandırılmıştır. Uygarlık zihniyeti ve yapıları doğanın ve insanlığın özünden sapmayı ifade eder.

Arkeolojik kazılardan çıkan materyaller ve antropologların araştırmalarından da anlaşıldığı gibi kadın kimliği ve onun etrafında örülen özgür toplum gerçeği „bıçakla kesilir“ gibi yitirilmemiştir. Uygarlık tarihi boyunca giderek yayılan, yöntemlerinde incelen, fırsat kollayan, çatışan, idare eden, katliamlarla korkutan ama uzmanlaştıkça daha çok sömüren bir gerçekliktir uygarlığın zihniyet savaşı. Ataerkil zihniyet, uygarlığın, yani devletçiliğin ve iktidarcılığın garantisi olmuş, kadınlar toplumsal yaşamın dışına itildikçe toplum da var oluş değerlerini yitirmeye başlamıştır. Çok çeşitli yöntemlerle doğal toplum geriletilmiştir.

Uygarlığın zihniyet yapılanmasının merkezinde kadın karşıtlığı vardır. İnsanlığın oluşum aşamasında toplum, kadın etrafında kurulmuş, ilk inançlar, ilk kullanım araçları, ilk ürünler kadın değerlerine sahip toplumlarda gelişmiş, uygarlık bu değerlere karşı açık ve kapalı savaşlarla erkek egemenliği lehine gasp etmiştir. Mitolojilerden, felsefeye, dinden bilime kadar her zihinsel şekillenme aşamasında bu gerçekliği görmek mümkündür. Arkeolojik bulgular insanlık tarihinin , uygarlık tarihiyle kıyaslanamayacak kadar uzun bölümünde tanrıların kadın olduğunu ve kadınların yaşamın çok değerli bir öznesi olduğunu gösteriyor. Bunu tümüyle yanlışlayacak bir bulgu çıkmadı ortaya. Büyük tanrıça dünyanın bir çok yerinde ağaç, yılan veya ejderha simgeleri ile bir arada bulundu. Mısır’da Hathor, Sümer’de İnanna, Babil’de İştar ve Atina kültüründe tanrıçaların çoğu yılan simgesi taşır. Uzak doğuda ejderha, Fenikeliler’de Leviathan olarak denizin içinde yaşayan dev bir yılanla sembolleşir.

Koruyan, bereket veren, aşkı yaşatan ve her zaman bakire kalan (bakirelik cinselliği dışlama olarak değil, ruhsal bir özerklik olarak anlamlandırılır, tanrıçaların cinselliğine de kutsallık atfedilirdi) tanrıçalardı. Yeri -göğü yaratan, doğanın bereketinin olduğu kadar, afetlerinin de yaratıcısı olan, hem dişil hem de eril olan büyük tanrıçaların birden bire yok olmadığı biliniyor. Bilindiği kadarıyla ilk karşıt girişim Sümerler’de yaşanmıştır. Tanrıçalara açıktan karşıtlık yerine, tanrıçaların yanına ilk eril tanrılar çıkarılmıştır. İnanna’nın yanına babadan oğula geçen tanrılık sistemiyle önce En, sonra Enki ve Enlil tanrıları yerleştirilirken, ilk çatışmalar da zihniyet dünyasında yaşanmıştır. Uygarlığın kendini yaymasıyla birlikte bütün uygarlık merkezlerinde tanrıçaların yanına sayıları çok daha fazla olan erkek tanrılar yerleştirilmiştir.

Bütün mitolojilerde tanrıçalara suikastler yapılmış, komplolar düzenlenmiş, zayıfladıkça kötülenmiş, kötülendikçe daha çok vurulmuştur. Öldürme becerisi ni gösterebilene birinci tanrılık sıfatı bahşedilmiştir. Babil tanrısı Marduk, annesi ana Tanrıça Tiamat’ı öldürdükten sonra diğer eril tanrılar tarafından baş tanrı olarak ilan edilmiştir. Tanrıçalık vasıfları çalınmıştır. Enki’nin Sümer mitolojisinde kadınların 104 ‘ME’sini çalması erkeğin ilk ama son olmayan gaspıdır. Ataerkil sistem bu durumu inanılmaz düzeyde abartmıştır.

Tanrıçanın doğurganlık özellikleri bile eril tanrılara bahşedilmiştir. Yunan mitolojisinde Zeus’un kızı Atena’nın doğumu , Zeus’un kafasından doğma olarak betimlenmiştir. Zeus, kızını kendisi doğurabilmek için, tecavüz edip hamile bıraktığı tanrıçayı sineğe çevirip, yutmuş ve alnına yerleştirmiştir. Dokuz ay on gün sonra kızı Atena’yı babasının kızı olarak alnından doğurması, tanrıların tanrıçalar karşısındaki kompleksinin çarpıcı örneklerindendir. Buna antik çağın güzelliği erkek bedeniyle özdeşleştiren heykellerini de eklemek lazım. Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden yaratılması mitolojisi kadın ve erkek doğasını çarpıtmanın zirvesidir. Doğuran yaşatan kadın, doğuran hükmeden erkeğe evriltilmiştir. Tam bir zihin bulandırma savaşıdır. Geriye posası çıkmış, ne olduğu tam olarak bilinmeyen masallar kalmıştır tanrıçalar kültüründen. Uzak doğunun manevi dünyasında hala ejderhaların önemli bir yerinin olması, Kürdistan’da hala bütün evlerde Şahmaran’ın resminin bulunması, dünya sağlık simgesinin ağaca sarılmış yılan olması gibi.

Bu mitolojik zihniyet seyrinin kuşkusuz toplumsal yaşamın şekillenmesine ciddi bir etkisi olmuştur. Erkek tanrıların daha tam hüküm kurmadığı ve tanrıçalık değerlerinin varlığını koruduğu uygarlığın ilk aşamalarında kadınların da toplumsal yaşama katılım düzeyi ve niteliği farklıydı. Sümerler’de ataerkil ibadet yerleri tanrıça tapınaklarından daha değerli değildi. Tanrıça tapınak başrahibesi kentin yönetiminde önemli sorumluluk sahibiydi. Kadınlar birden fazla erkekle evlilik yapabiliyor, erkek evli olduğu kadından çocuğu var olduğu halde onu terk ederse bütün mülkünü de bırakmak zorunda kalıyordu. Yine bir kadının kocası savaştayken, başka bir adamdan hamile kalması halinde resmi olarak evli kalmaya devam edebiliyorlardı. Günümüzün toplumsal cinsiyetçi zihniyetinden farklı bir noktadaydılar.

Sümerlerin bazı yazıtlarında kadınların yazıyı bulduğu söylenir. Nitekim Sümerler’den günümüze kalan ilk yazılı tabletler (muhasebe işleriyle ilgili) Uruk tanrıçası İnanna’nın tapınağında bulunmuştur. Kadınlar entellektüel ve ekonomik yaşama oldukça faal katılıyorlardı. Bunlar ilk kent devletinin yasal kanunlarıydı.Yasalar bile tamamen erkek lehine düzenlenmemişti daha. Giderek yasalarda da değişiklikler oldu. Babil döneminde tapınakta erkekleri cinsel ve yaşamsal alanda eğiten tapınak kadınlarının tek erkekle evli kadınlardan ayrıştırılması için başının kapatılması yasallaştırıldı. Kadınların erkeğe mal gibi satılması, bakirelik yasaları peşi sıra gelen kanunlar oldu. Tiamat tanrıçasının öldürüldüğü zamanların yasalarıdır bunlar. Asur imparatorluğunda bu durum daha da ileriye götürülerek bütün kadınların başının örtülmesi yasasına dönüştürüldü. Buna rağmen boşanma, erkek zulmüne karşı güvenceye alma, mal sahibi olma, ticaret yapıp sözleşmeler imzalama, hatta Kuzey Mezopotamya’da yargıçlık yapma, katip olma kısıtlanmış olsa da siyasal yaşamda rol oynama gibi hakları da vardı kadınların. Bunlara ilişkin belgeler günümüze kadar kalmıştır.

Tanrıçalıktan Köleliğe: Karartılan Kadın Gerçekliği

Tek tanrılı zamanlara doğru geldikçe yaşamdaki kadın karşıtlığı düşmanca söylem ve yaklaşımlar içermeye başlar. Yunan mitolojisinde baş tanrının Zeus olduğu dönemde kadınların siyasal, entelektüel yaşamdan koparılması oldukça ilginç bir yöntemle geliştirilir. Aynı zamanda felsefenin gelişim, hatta altın çağlarıdır bu zamanlar. Atina’da kadınların erkeklere hizmeti sınıflandırılmıştı. „Oğlancılık“ kültürünün yüceltildiği bu süreçte kadınlar, „fahişeler“ ve „karılar“ olarak ikiye ayrılıyordu. „Karılar“ çocuk yapma ve erkeğin rahat etmesinden ve ev hizmetlerinden sorumluydu. Erkeklerin cinsel dünyası çok çeşitliydi. „Karılarıyla“ ilişkileri soylarını sürdürme üzerinden geliştirirken, oğlanları da vardı. Bununla da sınırlı değildi. Antik çağda üç çeşit fahişe vardı. En „kaliteli fahişeler“ Hetaireler diye adlandırılan entellektüel fahişelerdi. Hemen hemen her filozofun bir hetairesi vardı. Hetaireler ev kadınları gibi kapanmaz, kamu alanlarında göz alıcı dolaşırdı. Ama en önemli özellikleri çok entelektüel, düşünen, her konuda fikir üreten ve tartışan kadınlar olmalarıydı. Bütün filozoflar fikirlerini bu kadınların bilgelikleriyle besler ve filozofluk statüsü verilmeyen bu kadınların fikirlerini sömürerek kendi teorilerini oluştururlardı. Bilge kadın kültüründen kalan, belki de esir alınmış bu kadınların felsefenin gelişimindeki ciddi katkılarına rağmen, bu gerçeklik görmezlikten gelindiği gibi, antik felsefe kadın karşıtı üzeri geliştirilmiştir. Dönem felsefesine kadın karşıtı yaklaşım oldukça yansımıştır.

Pthgoras „düzeni, aydınlığı ve erkeği yaratan iyi bir kaynak, karanlıkları ve kadınları yaratan kötü bir kaynak vardır“ demektedir. Demosthenes ise; „düşünme zevklerimiz için Hetairalarımız, duygu zevklerimiz için Pallakelerimiz, bize oğul vermesi için de karılarımız var“ tespiti yapmıştır. Eflatun, Aristoteles ve ardıllarının kadını „eksik erkek“ olarak tanımlama, zayıf ve etkisiz görme, kadını beden, erkeği ruhla özdeşleştirme, erkeği aydınlık, kadını karanlık olarak tanımlaması, insan zihniyetinin ataerkil şekillenmesinde temel bir rol oynamıştır. Kadınların olmasa da olur ya da „başbelası“ olarak algılandığı zihniyet bizzat filozoflar tarafından inşa edilmiştir. Çok kurnazca bir yöntemle entelektüel kadınlar ile düşünmemesi, erkeklerin diğer hizmetlerini görmesi gereken kadınlar birbirinden ayrıştırılmıştır. Hetairaların tamamen ortadan kalkmasıyla birlikte, düşünme eylemi de tamamen erkeklerin işi olmuştur. Hetairelerden geriye bir şey bırakılmazken, bedensel zevkleri karşılayan metres, pallake gibi o dönemin diğer fahişelik statüleri devam edilmiştir.

Antik çağ felsefesine karşı çıkan ve direnen kadınlar da vardı. Mitolojik bir anlatımla çarpıtılarak ifade edilen ve korkunç yaratıklar olarak gösterilen Sirenler, direnen kadınların simgesidir. O dönemde ataerkil zihniyete ve onun yaşamın tüm alanlarını işgal etmesine tepki olarak bazı kadınlar Lesbos Adasına çekilmiş, erkekleri aralarına almadan yaşamışlardı. Kendilerini eğiten ve örgütlenen kadınların „oğlancılığa“ tepki olarak kadın seviciliğini geliştirdikleri düşüncesiyle adanın isminden yola çıkılarak „Lezbiyenler“ denilmiştir. Sirenler, günümüzde bile gerçekler çarptırılarak, erkekleri öldüren canavar yaratıklar olarak anlatılıp işlenir. Yunan felsefesinin bu zihniyet kalıpları tek tanrılı dinlerin temel argümanları olmuştur.

Tek Tanrılı Dinler ve Kapatılan Kadın Gerçekliği

İlk tek tanrılı din olan Yahudiliğin kadın anlayışı ana hatlarıyla Hristiyanlık ve İslamiyet’te de devam etmiştir. Adem’in yaratılan ilk insan olması aslında ikinci denemedir. Yahudi mitolojisinde ilk yaratılış eylemi kadın ile erkeğin birlikte yaratılması biçimindedir. Adem ile Sümer mitolojisinden kalan tanrıça Lilith birlikte yaratılmıştır. Ancak Lilith çocuklarına rağmen tanrıya ve Adem’e boyun eğmemiş, her şeyini bırakıp gitmiştir. Buna karşılık Lilith lanetlenip, korkunç, çocukları yiyen, tehlikeli bir kadın olarak lanse edilmiş, yerine Ademin türevi olan Havva yaratılmıştır.

Tek tanrılı dinlere göre kadınlık bir özgünlük, orijinallik değil, bir türevdir. Boyun eğmeyen ve hep suç işleyendir. Türev olan Havva bile itaatsizlik etmiş ve bilgelik meyvesini yemiştir.

Dolayısıyla hayatı boyunca cezalı olarak erkeğin buyruğu altında olması, doğumda acı çekmesi, gerektiğinde dövülmesi ya da recm edilmesi emredilmiştir. Tarihte ilk recm olayını İbranilerin dini liderleri olan Levi kabile öncüleri gerçekleştirmiştir. Günümüze kadar şeriat kanunları olarak bu yasa devamlılığını sürdürmüştür.

İslamiyet’te kadınların miras hakları yoktur, mahkeme önündeki şahitlikleri bile iki kadın olursa ve o da ancak bir erkeğin şahitliğinde kabul edilir. Kadının ekonomik geliri haramdır. Yani tek tanrılı dinlerle birlikte kadınlar ekonomiden, siyasetten, entelektüel yaşamdan, toplumsal çalışmalardan yasalar yoluyla tamamen uzaklaştırılmış ve dört duvar arasına alınmıştır. Ortaçağda bu yasalara uymayan ve kadın bilgeliğini sürdürmeye çalışan kadınlar „cadı“ diye canlı canlı yakılmıştır. Öyle büyük bir kadın katliamı yaşanmıştır ki, bazı köylerde kadın kalmadığına dair bilgiler vardır. Tek tanrılı dinlerde kadınla ilgili çok fazla örselenmeyen analık olgusudur. Ne de olsa ataerkil sistem soy sürdürme üzerinden varlığını devam ettirebilecektir.

Bilim Cinsiyetçidir

Dinin ve felsefenin ördüğü taşlar üzerinden ilerleyerek gelişen bilim ataerkil ve iktidarcı karakterde şekillendi. Hatta bu karakteri daha da derinleştirip, incelterek yorum ve kanıtlanamazlıkların ötesine geçti ve deneye dayalı kalıcı, mutlak düşünce kalıplarını oluşturdu. Bilimin geliştiği sınıfsal zemin de önemlidir. Bilimsel çalışmalar aristokrat ve burjuva sınıfın işiydi. Alt sınıfların bilimsel çalışma yürütmeye ne zamanları ne de imkanları vardı. Bilimin ataerkil ve iktidar eksenli gelişmesinde bu gerçeğin de payı vardır. Bilimin kapitalist düzende toplumsal ahlaki değerlerden kopuk, mutlak sonuçlara dayalı ve parçalı olması da bu anlamda anlaşılırdır. Bilimsel çalışmaların ana dalının matematik olarak kabul edilmesi, ne kadar toplum dışı olduğunun ifadesidir. Kesinliği tartışılmaz sonuçlara gitmenin yolu matematiktir. Newton fiziğinin mekanik yapısı, Darwin’in güçlüler dünyası, Descartes’in neden-sonuca dayalı değişmez yasaları, Adam Simith’in devlet ekonomi bilimi, Freud’un yaşamın merkezine fallus-vajina komplekslerini koyan birey psikolojisi ve Etimolojinin erkek dili üzerine inşa edilen sosyoloji, kadın ile toplum özüne aykırılığın ve erkek egemen zihniyetin kapsam kazanmış halidir. Aynı zamanda günümüzün sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik, psikolojik sorunlarının da sorumlusudur. İktidar eksenli bilim, zihinsel ve siyasal sömürünün meşrulaştırılma aracı rolünü oynamaktadır. Doğaya ve yaşama bakış açısı, evrensel bütünlükten yoksundur.

Bilimin her dalının ahlaki değerlerden kopuk olarak derinleşmesi , insanlığın ne kadar yararına olduğu sorularıyla sürekli karşı karşıya bırakmaktadır. Bu anlamda „bilimsel deney için her yol mubahtır“ anlayışı oturmuştur. Dünyanın en büyük ilaç sanayine sahip olan Almanya’nın bilimsel birikimini, esir Yahudiler, Romanlar ve Komünistler üzerinde Hitlerin yaptığı deneylerle edindiği gerçeği, kapitalist sistem paradokslarının vahşi bir örneği olarak çarpıcıdır. En büyük bilimsel keşiflerden biri olan atom çekirdeğini parçalama buluşunun tarihin tahrip gücü en yüksek bombaya dönüştürülmesi, günümüz teknolojilerinin öncelikle istihbarat ve silah sanayinde kullanılıyor olması, sanayi atıklarının ve gazlarının kârı kısıtlamaması adına ekolojik dengeyi bozmasına devam edilmesi bilim adına yaşamı tüketmenin verileridir. Çağımızın zihniyet yapılanmasının temelini oluşturan iktidarcı bilimin hiçbir ahlaki sınır tanımaması toplumsal ve siyasal yaşama da yansıyor. Sömürmek için el atılmadık hiçbir şey kalmamış gibidir. Toplumsal birimler dağılırken, sistemin her türlü hizmetine giren bireyler yığını oluşmuştur. Liberalizmin bireyciliğe dayalı vaat ettiği özgürlükler, toplumu bir arada tutan ahlaki değerleri büyük oranda aşındırmış ve dağılmayla yüz yüze bırakmıştır. En kötüsü de bireyciliğin hortlattığı ego, toplumun doğasına aykırı olan özgürlük yanılsaması oluşturmuş, toplumun sistem karşısındaki savunma mekanizmalarını felç etmiştir.

Sömürünün Doruklaşmış Hali: Son Sömürge Kadın

Kapitalist uygarlık sistemi, kadın sömürüsünün en derinleşmiş hali olarak karşımıza çıkar. Toplumsal cinsiyetçiliğe dayalı sömürü sistemi kadın şahsında kendini tamamlar. Kapitalistler „özgürlük“ adına kadını sınırsız bir pazara sunar. Kapitalizm; iktidarı çoğaltarak biriktirmiş, sömürü kültürü de büyüyerek, birikerek çoğalmıştır. Yükselen ise; ekonomi karşıtı kapitalizm ve onun tecavüz kültürü olmuştur. Toplumun tüm ahlaki dokusunu bozacak bu yönelim, endüstriyel sistem ve bilimciliğin ışığında olabildiğince vahşileşmiş, ekolojik yıkım en uç noktasına ulaşmıştır.

20. ve 21. yüzyıl kadının bütünlüğüne ve temsil ettiği toplumsal değerlere karşı en ince politikaların uygulandığı yüzyıldır. „Bireysel özgürlükler“ ayyuka çıkarılarak toplumsal değerler talan edilmiştir. Kapitalizm, kendinden önceki devletli uygarlıkların yapamadığını yaparak, toplumun zihninde kültürel ve manevi inşa sürecini daha da derinleştirmiştir. İktidar, toplumun tüm dokularına yayılmak için yeni yöntemler kullanmaya başlamıştır. Para, çıkar, rekabet, mülkiyet, kar değeri yükselen temel sözcükler olmuştur. Tecavüze uğrayan kadınlık; kapatılma ve yakılma süreçlerinden sonra yaygın olarak pazara sunulmuştur. Günümüze doğru kadın bedeni halklar kadar parçalanmıştır. Süper erkek egemenliği olan finans kapital, dünya egemenliğini kurmada kadını sınırsızca kullanmıştır. Metalaştırdığı kadını kullanarak tüm toplumu, kadını ve erkeğiyle kontrolüne almıştır. Bunu da kadının düşüncesi ve duygusunun yanı sıra, bedenini ve cinselliğini de sömürerek yapmaktadır. Dolayısıyla, metalaşan kadın her gün tecavüz kültürünün saldırılarına maruz kaldıkça, cins kırımı yaşanan en kanlı savaşlardan da öte bir nitelik kazanmıştır. Kadın aşağılanarak kişilik olarak parçalanmıştır. İçsel bir irade kırılmasıdır amaçlanan. Kadın bu tablo içerisinde düşürülmeye çalışılmış ve iradesiz kılınmıştır. Metalaşmanın adımları atılmış, pazar aracı ve seks endüstrisinin lokomotif imgesine dönüştürülmüştür. Asıl tehlikeli olan ise; kadının, kişi veya devletin köleliğini de aşan bir şekilde herkesin kölesine dönüştürülmesidir. Kapitalist modernitenin kadına kurduğu en ciddi tuzaktır bu. Saptırılmış özgürlük arayışına koşan kadın, istismarın da en derinini yaşamaktadır. Dolayısıyla devletli uygarlık sisteminin bir bütünü, kadın düşmanı bir sistemdir. Beş bin yıldır kadına karşı erkek egemenlikli sistem adeta bir savaş yürütmektedir. Açıktır ki bu bir savaş halidir. Tarihin en uzun savaşı kadın cinsine karşı yürütülmüştür. Kadın şahsında yaşanan cins kırımı, aynı zamanda yaşanan bütün soykırımların da temelidir.

Son Sömürgenin Başkaldırışı

Tüm cins kırım uygulamalarına rağmen , kadınlar bir çok alanda mücadele edip „ben de varım“ demeyi bildiler. Kadınlar, derin sömürüye rağmen kamusal alanda aktif katılım gösterdiler. Sistem açısından kadınların ekonomik ve sosyal yaşama katılmasının iki karşıt getirisi olmuştur. Birincisi çok vahşi bir sömürüye tabi tutulması, ikincisi ise kamusal alanda daha fazla kadının bir araya gelmesinin de etkisiyle sömürü düzenine başkaldırma ve hakkını arama olmuştur. En uç noktasına varan uygarlığın sömürü düzeni, istemeyerek de olsa karşıtına zemin hazırlamıştır.

Kadınlar bugün tüm sömürü çarkına rağmen bazı hakları elde etmişlerse , bu yine kadınların kendi direnişlerinin ürünüdür. Kadınların eğitim, sosyal yaşamın her alanına katılımı, yasalar önünde eskiye nazaran daha eşit haklara sahip olması gibi hususlar sistemin sunumu değil, kadınların büyük direniş ve bedellerle kazandıkları mevzilerdir.

İdeolojik alt yapısı oluşmuş, bilinçli ve örgütlü ilk kadın hareketleri son iki yüz yılımızda ortaya çıkmıştır. Ancak bütün kazanımlarına ve çok değerli olan mücadele birikimlerine rağmen , Feminist ideolojinin ataerkil bakış açısını yeterince aşamadığını, iktidarcı, devletçi zihniyeti ve yapılanmaları daha radikal sorgulama ihtiyacı vardır. Durumun toplumsallığına yeterince odaklanamama sorunu yaşandığı kadar, kadın özgürlük sorununun kapsamlı bilimsel bir yaklaşımla ele alınmamasının da etkisi vardır.

Kadın Doğası Karanlıkta Kaldıkça, Tüm Toplum Doğası Aydınlanmamış Olarak Kalacaktır !

Artık kadınların özgürlük sorununu toplumsallıkla birlikte ele alabilecek, tüm bilimsel disiplinleri bütünlüklü bir yaklaşımla içerecek, özgün bir kadın bilimi disiplinine ihtiyaç vardır. Uygarlık tarihi boyunca çarpıtılan zihniyetten köklü bir kopuşun ve bilinç düzeltmesinin sağlanması gerekiyor. Ataerkil uygarlığın zihinsel ve siyasal sömürü sistemine karşı bilimin bütün kollarını bütünlüklü bir yaklaşımla ele alarak mücadele etmek gerekiyor. Kadın özgürlük direnişi yeni bir paradigma ile ele almayı ifade eden Kürt Halk Önderi, adını da Jineoloji olarak önermiştir. „Feminizm yerine, Jineoloji (kadın bilimi) kavramı amacı daha iyi karşılayabilir. Jineolojinin ortaya çıkaracağı gerçekler herhalde teolojinin, eskatalojinin, politikolojinin, pedagojinin, sosyolojinin birçok bölümlerine ilişkin lojilerden daha az gerçeklik payı taşımayacaktır.

Kadın, toplumsal doğanın hem fizik, hem de anlam olarak en geniş bölümünü teşkil ettiği tartışma götürmez. O zaman neden çok önemli olan bu toplumsal doğa parçası bilime konu edilmesin? Pedagoji gibi çocuk eğitim ve terbiyesine kadar bölümlenmiş sosyolojinin jineolojiyi oluşturmaması, egemen erkek söylemli olmasından başka bir hususla izah edilemez.

Kadın doğası karanlıkta kaldıkça, tüm toplum doğası aydınlanmamış olarak kalacaktır. Toplumsal doğanın gerçek ve kapsamlı aydınlanması, ancak kadın doğasının kapsamlı ve gerçekçi aydınlanmasıyla mümkündür. Kadının sömürgeleşme tarihinden ekonomik, sosyal, siyasal ve zihinsel sömürgeleştirilmesine kadar konumunun açıklığa kavuşturulması, tarihin diğer tüm konularının ve güncel toplumun her yönüyle açıklığa kavuşmasında büyük bir katkıda bulunacaktır.

Etik ve estetik bilimi , kadın biliminin ayrılmaz parçasıdır. Ekonomi biliminin de kadın biliminin bir parçası olarak geliştirilmesi daha doğru olacaktır. Ekonomi baştan beri kadının başat rol oynadığı bir toplumsal faaliyet biçimidir. Feminizmi de kapsayan kadın bilimi, kadının özgürlük, eşitlik ve demokratik hareketi, açık ki toplumsal sorunların çözümünde başat rol oynayacaktır.

Kadının kültür, dil, sanat, din gibi temel toplumsal dokularla olan bağı, bu bağlamda kadın-çocuk ilişkisi, kadın-erkek ikilemi, ilişki ve çelişkileri, cinselliğin gelişim tarihi, siyaset ve ekonomi ile bağları, kadının toplumsallaşmadaki rolü, aile olgusu, etik-ekoloji-estetik gibi toplumsal alanların tarihsel seyir içerisindeki örgüleri, zihniyet yapılanmaları ve günümüzdeki etkileri bilimsel olarak incelenmek durumundadır. Kadın eksenli toplumsallığın anti-tezi konumundaki devletli-ataerkil uygarlık yapısallığının temel kuruluş dayanakları olan din, devlet, iktidar, hanedanlık, kâra dayalı üretim, sınıf, savaş ve toplumsal cinsiyetçilik gibi konular da daha fazla çözümlenmeyi beklemektedir.

Kadının sömürgeleştirilme tarihi ve mekanizmalarını araştırmak , insanlık tarihinin yeniden yazılmasını gerektirecek kadar aydınlatıcı olacaktır. Merkezi uygarlık içerisinde kadına içerilen derin köleliğin kapsamlı ve derinlikli değerlendirilmesiyle birlikte, kadına „içerilmiş olan kölelik kodlarının“ da çözümlenmesi önemlidir. Bununla birlikte kadın özgürlüğünün felsefik-teorik ve bilimsel çerçevesi, kadın özgürlüğünün ve direnişinin tarihsel gelişim çizgisi, feminizm, egemenlikli sosyal-bilim anlayışının ve bilgi yapısının kadın eksenli eleştirisi, demokratik aile olgusu ve özgür birlikteliğin esasları ve alternatif sosyal-bilim anlayışının kadın özgürlüğü ekseninde değerlendirilmesi de gerekir. Duygusal-analitik zekanın dengeli birlikteliğine ve sentezine dayalı bilgi yapısının gelişimi, bilim-etik bağının kurulması, bu temelde kadının anlam ve yorum biliminin geliştirilmesi gibi kapsamlı konular, jineolojinin inceleme alanları olacaktır. Dolayısıyla jineoloji bir anlamda yeni bilim anlayışının bilimler-arası bütünlüğünün ve ortaklaşmasının da zemini olmak durumundadır. İktidarcı bilimcilik ve egemenlikli sosyal-bilim anlayışından Jineolojiyi ayırt eden en temel özellik, onun aynı zamanda etikle birlikte bir mücadele ve özgür yaşam projesinin temellerini atmasıdır.

Sayın Öcalan’ın „en eski sömürgenin başkaldırısı“ olarak tanımladığı feminizmin kapsamlı ve derinlikli değerlendirmesi jineolojinin kapsamındadır. Feminizmin ortaya çıkardığı değerlere kapsayıcı yaklaşıp kadın bilinçlenmesi ve sorunun ortaya çıkarılmasında sergilediği direniş, jineolojinin de mirası olarak görülecektir. Bununla birlikte feminizmin toplumsal cinsiyetçi çözümlemelerinde pozitivizmi aşamayan, egemen erkek ve devletli uygarlığı güçlü, sistemsel bütünlük içerisinde çözümleyemeyen yönleri, bunun nedenleri, verili kadın tanımlamalarıyla bağlarını jineoloji tarafından kapsamlı ve radikal bir şekilde çözümlenmek durumundadır.

Kadın akademisyen çevrelerde yoğun bir tartışma ve çok sayıda kadın araştırma grupları ve merkezleri oluşmuş durumdadır. Kendi içerisinde elit ve toplumsal dayanakları zayıf kalmış olsa da, zihniyet anlamında egemen paradigmayı ve sistemi çözümleme, ekonomi ve politikayı kadın eksenli ele alış çabaları küçümsenmeyecek düzeydedir. Jineoloji bünyesinde kadın akademik çalışmalarının ortak tartışma zeminlerini oluşturması önemlidir. Kadın varlığını bütün boyutlarıyla bilimsel bir ifadeye kavuşturmak; tarihe, topluma, doğaya ve evrene dair bütün bilgi yapılarını kapsamlı ve sistemsel bir eleştiri ve yorumdan geçirmeyi gerektirir. Çünkü kadın evrensel, toplumsal, tarihsel kaynağını doğadan alan bütünsel bir varlıktır. Fizik, bitki, hayvan ve kültür gibi varoluşların hepsi kadın varlığında iç-içe ve bütünlüklü bir varlık halinde özetlenmektedir. Kadın varlığının tanımlanması çok köklü, radikal bir bilgi ve zihniyet değişimini gerektiriyor. Jineoloji bu çerçevede kadının sömürgeleşme tarihinden ekonomik, sosyal, siyasal ve zihinsel sömürgeleştirilmesine kadar, konumunun açıklığa kavuşturulmasını esas alacaktır.

Jineoloji; tarihi ve güncelliği içerisinde kadının sistemli bir bilinç örgüsüne kavuşmasıdır. Bu anlamda sorunu bilimsel ifadeye kavuşmasını sağlayacaktır. Sorunu görünür kılmak önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Ancak kadının köklü kurtuluşu da ele alınmak durumundadır. Çözüm açısından kadının başta bilgi yapısı ve epistemoloji olmak üzere psikoloji, fizyoloji, antropoloji, etik- estetik, ekonomi, demografya alanlarında daha ayrıntılı bilimsel veri ve değerlendirmelere ihtiyaç vardır. Jineolojinin bu kapsamda geliştirilmesi halinde sadece kadın kurtuluşu değil, aynı zamanda toplumsal kurtuluşunda zemini oluşturulmuş olacaktır.

Bilim Jineolojiyle Kendi Hakikatini Bulacaktır!

Yine bilim adına toplum, egemen erkeğe göre inşa edilmeye devam edilmektedir.

Dolayısıyla bilimin kaynaklarının ve tarihinin pozitivist bakış açısından arındırılıp asıl kaynağına dönüştürülmesi hayati önemdedir. Jineoloji bu anlamda bilimin yeniden kendi öz kaynaklarına ve gerçek anlamına kavuşmasının önemli bir zemini olmaktadır. Bu kapsamda sosyal bilimlerde kadın bakış açısı ve felsefesi ile yöntem sorunu ve bilgi-iktidar çizgisinin köklü bir çözümlenmesi kaçınılmazdır. Kadının sosyal yapısı kendi etik ve estetik değerleriyle ele alınınca gerçek özüne kavuşacaktır.

Pozitivizm ve liberalizmin en güçlü kalesi haline gelen sosyal bilimin kadın cephesinden köklü bir eleştiri ve değerlendirilmesi gerekmekte ve jineolojinin en temel çalışması olmaktadır. Bu şekilde ancak kadın tarihi, düşüncesi, tarzı yeniden ele alınıp değerlendirilebilir.

Jineoloji kadının yeniden yaşamı kurma alanıdır. Bilimsel çalışmalar , kadın varlık bilimi ve tarihsel gerçekliği temelinde yürütülünce anlam kazanacaktır. Bilimin doğru ve toplumsal bir tanıma kavuşmasında felsefe ve etik ile bağlarının güçlü kurulmasında önemli bir yeri vardır. Bir anlamda bilimi aşırı analitik ve egemen erkek aklından çıkartıp kadın ve toplum eksenine akıtmak, hakikate ulaşmanın temel bir zemini haline getirmek jineolojinin temel hedefidir. Bu anlamda bilimi, hakikati çarpıtmanın yolu ve yöntemi olmaktan çıkarıp, Jineolojiyle hakikate ulaşmanın adresine dönüşebilir. Eğer gerçekten bu mümkünse -ki mümkün- o zaman hayat kadından yana, kadından yana olan hayatla yeniden başlayıp dünyayı güzellikler ülkesine dönüştürebilir.

Dolayısıyla , genelde bilime, özelde de sosyal bilime kadın elinin değmesine, yani sosyal bilimin yeniden kadınca örgütlenmesine ihtiyaç vardır. Bu, sadece yok sayılan kadına yer açmak için değil, aynı zamanda bilgiyi iktidarın tekelinden çıkarıp toplumsallaştırmak ve demokratikleştirmek için de şarttır. Bu temelde Jineoloji, bir hakkikat arayışı olarak tarihsel rolünü oynayacaktır.